18 Aralık 2018, 23:24 - Anasayfa | Yazarlar Haberi yazdır

İKİ ÖKSÜZÜN HİKÂYESİ VE BABAM

İKİ ÖKSÜZÜN HİKÂYESİ VE BABAM

YAKUP ORAKCI

  • Facebook Paylaş
  • Twitter Paylaş
Bu köşe yazısı 43 kez okunmuştur

 
Tarih 19 Aralık 2006... Kış zemheriye doğru çalmaktadır.
Saat 2.30. Gece karanlığının en koyu zamanı.

Kapı komşumuz Remzi Abi aradı:
- Yakup baban çok hasta. Hemen köye gitmen gerekiyor.
- Yoksa babam öldü mü Remzi Abi?
diye sordum.
Apartmanın merdivenlerinden hızlı adımlarla indim.
İçime düşen sızı, gözlerimin dolmasına sebep olmuştu. Çocukların yanında ağlamamak için kendimi zor tuttum.
- Çocuklar köye gidiyoruz, dedim.
 
***
 
Saat 17 civarıydı. Akşam karanlığı yeni çökmüştü. Babamı aradım:
- Baba iyi misin?
- İyiyim oğlum. Odundan geldim. Yoruldum biraz.
Bendeki serde deliliği biliyordu.
- Deli oğlan. Annen ekmek yaptı. Almayı unutma. Ha yanına pırasa ve kelem de koyduk.
Koca koca adamlar da olsak, kendi rızkımızı da kazansak onların gözünde hâlâ çocuktuk. Bizleri korumak kollamak, ekmeğimizi, aşımızı düşünmek onlar için hep bir görevdi. Bir kuşun kanadı ile yavrusunu rüzgâra karşı koruduğu gibi bizi hayatın tüm zorluklarına karşı hep korumak isterdi.
 
***
 
Bu diyalog babamla son konuşmam oldu. Ölüm meleği Azrail’in bir zemheri gecesinin karanlığında geleceğini ne ben bilebilirdim, ne de babam. Hak vaki olmuştu. Kocaman kahırları, yükleri 5 yaşından itibaren omuzunda taşıyan, yüreğinde yaşayan Orakçı Bekir, Öksüz Bekir artık ebediyete göçmüştü.
 
Babam henüz 5 yaşında anne ve babasını kaybetmişti. 13 yaşında bir abisi vardı. İki yetim, iki öksüz, sıkıntılarla, çaresizliklerle, yoksullukla yıllarca mücadele ettiler. 13 yaşındaki abi bir dilim ekmek bulsa koşa koşa 5 yaşındaki Bekir’e getirirdi. İki kardeş birbirlerine iyice sokuldular ve buldukları bir kuru ekmeği paylaştılar.
 
Babamın çocukluk yılları Türkiye’nin en zor yıllarıydı. İkinci dünya savaşı sonrasında köylünün ne yiyeceği ne de giyeceği vardı.
 
Evet, öksüzlük zorluktur, çaresizliktir. Hele hiç kimsenin elinde avucunda bir şeyin olmadığı devirde öksüz olmak daha da çilelidir. Karlı, buz gibi günlerde giydiğiniz eski püskü elbiseniz buz tutar. Lastik ayakkabınızın içinde çorap yoktur. Kaldığınız derme çatma ev, yağmur yağdığında üzerinize damla damla olur akar.
 
Dahası aç karına uyumak nedir, bilir misiniz? Hele çocukken gece üstünüzü örtecek birinin olmaması ne demek, hiç yaşadınız mı?

Dahası ağladığınızda, ağlamak istediğinizde nazlanacak birisinin bulunmamasının ne demek olduğunu bilir misiniz?
 

Tüm bunları Öksüz Bekir, abisi ile birlikte yaşadığı.

Babam, Öksüz Bekir kendisinin üstünü örtecek birisi olmadığı için hep bizim üstümüzü örtmek istedi. Kendisine açlığını soran olmadığı için hep bizim aç kaldığımızı düşündü. Elimizde olduğu dönemlerde bile öksüzlüğün acısı ile her şeyini bize vermek istedi.
-Evlatlarım, aç ve açıkta kalmasın, derdi.
 
***
 
Babamın ölümünün acı bir hikâyesi daha var. İki öksüz kardeşin bağları o kadar kuvvetliydi ki, koca koca adam olmalarına rağmen, birbirlerinden hiçbir zaman kopmamışlardı. Önce babam hakkın rahmetine kavuştu. Rahmetli amcam, babamın ölümünü bir türlü kabullenemedi. Düşünmekten ve üzülmekten ruh sağlığı bozuldu. Çok da uzun yaşamadı ve koşa koşa kardeşine gitti. O da hakkın rahmetine kavuştu.
 
Amcamın vefatı beni en azından babamın vefatı kadar üzmüştü. Dağ gibi iki adam, öbür tarafta tekrar bir araya gelmişlerdi.
 
***
 
Bu iki öksüzün yaşadığı Avlunlar Eze Köyünün vefakâr, yardımsever köylülerinden de bahsetmek istiyorum. Bu iki öksüz kardeşe sonuna sahip çıkmışlar.
 
Bunun için benim köyüm de köylüm de çok kıymetlidir. Normal şartlarda kavgayı severim ancak köylülerimi  Onları üzmek, onlarla kavga etmek hiç istemem. Düşünürüm de, belki öksüz iki kardeşe bir tas çorba vermişlerdir, bir dilim tekne dibi…. Onların bu iki öksüz üzerinde hakkı vardır da, evlatlarını, torunlarını incitirim, diye korkarım. Köyümün bu kadirşinas insanlarına da saygı da, sevgi de kusur etmemeye çalışırım.
 
***
 
Ben, zemherileri hiç sevmem. Çünkü benim babam bir zemheri günü hayata gözlerini yumdu. Zaten soğukta üşürüm, bir de içim üşüdüğü zaman tir tir titrerim.

Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse;
Her kapıda ağlayıp o kapıda gülümse!
O demdeki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner...
 
Evet, Necip Fazıl Kısakürek’in şiirindeki gibi inanıyorum ki, amcam ve babam bu dünyadaki yaşamları ile Azrail’e hoş geldin diyebilecek hüneri göstermişlerdi. Rabbim gani gani rahmet eylesin mekânların cennet olsun.


 Tokat Olay Gazetesi internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları Tokat Olay Gazetesi Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz. Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yazara ait diğer köşe yazıları

RÖPORTAJ

Mürekkep ve Kağıt Kokuları İçinde 43 Yıllık Gözbebeği, 'MAŞALI'
Mürekkep ve Kağıt Kokuları İçinde 43 Yıllık Gözbebeği, 'MAŞALI'
Tokat'ın çalışmaya devam eden en eski matbaacısı olan Halil Ekicioğlu, 43 yıllık ömrü beraber paylaştığını söylediği matbaa makinesi için 'gözbebeğim' tabirini kullanıyor.

E-BÜLTEN ABONELİK

ANKET

Yeni sitemizin dizaynını nasıl buldunuz?







Gazetemiz Basın Ahlak Yasasına Uymayı Kabul Eder. Özel ilan ve reklamlardan doğabilecek sorumluluk ilan sahibine aittir. Gazetede neşredilen yazılardaki fikir sorumluluğu yazarına ait olup yayınlanan veya yayınlanmayan yazılar geri verilmez.

Adres : Musa Özdemir / TOKAT
Tel :0 (535) 210 6413
Faks : 0 (356) 212 4884
Bu site 0.047 saniyede yüklenmiştir. [Hata Bildir]