

KÖŞE YAZISI ♦ Koridor Savaşları Çağında Türkiye / 14 Mart 2026
Jeoekonominin Yeni Satranç Tahtası
Bugün Halep’te, Venezuela’da ve İran’da yaşananlar birbirinden kopuk krizler değildir.
Aksine hepsi aynı küresel oyunun farklı cepheleridir.
Ancak bu oyunun dili artık ideoloji, rejim ya da liderler üzerinden değil; koridorlar, geçitler ve kilit coğrafyalar üzerinden konuşulmaktadır.
21.yüzyılın savaşları tanklarla değil, lojistik hatlarla yürütülmektedir.
Halep meselesi bu açıdan yalnızca Suriye iç savaşının bir kalıntısı değildir. Halep; Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Anadolu hattının kilit noktalarından biridir. Bu şehir üzerinde kurulan hâkimiyet, Irak–Suriye ticaret akışını, İran’ın Akdeniz’e uzanan kara hattını ve Türkiye’nin güney güvenlik kuşağını aynı anda etkiler.
Bu nedenle Halep’te yaşananlar mezhep ya da etnik kimlik tartışmalarından çok stratejik lojistik mücadelesidir.
Halep’in istikrarsızlaşması yalnızca Suriye’yi değil, Türkiye’nin güneyini kalıcı bir kriz koridoruna dönüştürme riskini taşır.
Benzer bir tablo Venezuela’da görülür. Dünya kamuoyuna çoğu zaman demokrasi ve otoriterlik tartışması olarak sunulan kriz, gerçekte Karayipler’de enerji ve deniz hâkimiyeti mücadelesidir.
Venezuela’nın önemi yalnızca petrol rezervlerinden değil, Karayip Denizi’nin stratejik geçitlerine yakınlığından gelir.
ABD için mesele Nicolás Maduro’nun kim olduğu değildir. Asıl mesele, Çin ve Rusya’nın Atlantik’e enerji ve lojistik erişim ihtimalidir.
Bu nedenle Venezuela’da klasik savaş yerine yaptırımlar, finansal baskı ve diplomatik izolasyon tercih edilmektedir.
İran cephesi ise küresel satranç tahtasının en kritik karelerinden biridir.
İran yalnızca bir ülke değil, Orta Asya, Kafkasya, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz arasında bir kara kilididir.
İran’ın izole edilmesi, Çin’in Kuşak ve Yol projesinin güney hattının zayıflaması anlamına gelir.
Bu nedenle Çin İran’ı ideolojik yakınlık nedeniyle değil, haritanın çökmesini önlemek için destekler.
İran’ın parçalanması ise yalnızca İran’ın sorunu değildir.
Bu senaryo, Orta Doğu’nun kalıcı bir kaos alanına dönüşmesi ve Türkiye’nin hem güneyden hem doğudan baskı altına girmesi anlamına gelir.
Bugün büyük güçler artık savaş kazanmaya değil, coğrafyayı işletmeye çalışmaktadır.
Silahlar geri plandadır.
Yaptırımlar, sözleşmeler ve lojistik hatlar ise ön planda.
Halep, Venezuela ve İran,
Hepsi aynı sorunun farklı sahalarıdır.
Geçitleri kim kontrol edecek?
Türkiye bu oyunda taraf olursa ezilir.
Ama kilit olmayı başarırsa ayakta kalır.
Atatürk’ün yüz yıl önce işaret ettiği gerçek tam da budur.
Coğrafya tek başına güç üretmez.
Aklıyla yönetilemeyen coğrafya, avantaj değil hedef hâline gelir.
Bugün küresel siyaset nutuklarla ya da askerî gösterilerle yürümüyor. Füzelerin, uçak gemilerinin ve orduların yerini; faiz kararları, yaptırım listeleri, enerji kontratları ve ticaret anlaşmaları aldı.
Artık savaş bilançolarda yapılıyor.
ABD, Çin, İngiltere ve Rusya arasındaki rekabet de bu nedenle cephe savaşlarıyla değil; ticaret akımları, enerji hatları ve finansal sistemler üzerinden yürütülüyor.
Bu yeni çağın adı,
Jeoekonomi ve Koridor Savaşları
Türkiye bu tabloda sıradan bir ülke değildir.
3 kıtanın kesişiminde,
4 denizin kilidinde,
2 boğazın tek hâkimi olarak
Enerji, ticaret ve askerî geçiş hatlarının tam ortasında durmaktadır.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları yalnızca birer su yolu değil, Türkiye’nin elindeki en güçlü jeoekonomik kaldıraçtır.
Karadeniz’den Akdeniz’e açılan kapının anahtarı Türkiye’dedir.
Rusya’nın tahılı, Ukrayna’nın ihracatı, Romanya ve Bulgaristan’ın ticareti bu dar koridordan geçmek zorundadır.
Bu kapının hukuki anahtarı ise Montrö Sözleşmesi’dir.
Montrö Türkiye’yi yalnızca bir geçiş ülkesi değil, kuralları koyan bir aktör hâline getirmiştir.
Bugün Rusya da Batı da Karadeniz hesaplarını yaparken Ankara’yı hesaba katmak zorundadır.
Enerji haritası da aynı gerçeği dayatır.
Rus gazının Avrupa’ya taşınması, Hazar ve Orta Doğu kaynaklarının Batı’ya ulaşması ya Türkiye üzerinden olur ya da daha pahalı ve daha riskli yollarla.
Bu nedenle Türkiye güçlü olduğu için değil, gerekli olduğu için vazgeçilmezdir.
Çin cephesinde tablo daha da nettir.
Kuşak ve Yol Girişimi incelendiğinde Asya ile Avrupa arasındaki en kısa ve en istikrarlı geçiş hattı Türkiye’dir.
Rusya hattı savaş ve yaptırım riskine takılır.
İran hattı yaptırımlarla daralır.
Geriye yine Türkiye kalır.
Bu yüzden Türkiye Çin için bir seçenek değil, zorunlu güzergâhtır.
Ancak bu durum bir avantajdan çok sürekli bir sınavdır.
Kilit coğrafyada olmak; aynı anda denge kurmayı, baskıya direnebilmeyi ve iç istikrarı koruyabilmeyi gerektirir.
Türkiye’nin asıl gücü ordusundan ya da ekonomisinden önce haritanın tam ortasında durmasından gelir.
Silahlar eskir.
İttifaklar değişir.
İdeolojiler çöker.
Ama coğrafya yerinde kalır.
Atatürk’ün devlet aklı da tam olarak bu gerçeğe dayanıyordu.
Onun için coğrafya bir ideolojik üstünlük alanı değil, devlet davranışını sınırlayan bir gerçeklikti.
“Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü bu nedenle bir idealden çok, çok cepheli bir coğrafyada ayakta kalmanın rasyonel formülüdür.
Atatürk Boğazları askerî bir cephe olarak değil, hukuki bir kaldıraç olarak ele aldı.
Montrö Sözleşmesi bunun sonucudur.
Bugün Karadeniz’de hiçbir büyük güç Türkiye’yi hesaba katmadan hareket edemiyorsa, bu askeri bir meydan okumadan değil; coğrafyanın hukukla kilitlenmiş olmasından kaynaklanır.
Türkiye’nin ABD’yle kopamaması, Rusya’yla çatışamaması, Çin’e yaslanamaması ve Avrupa’dan tamamen uzaklaşamaması bir çelişki değildir.
Bu, haritanın dayattığı gerçekliğin doğal sonucudur.
Türkiye’nin önünde iki yol vardır.
Ya oyunu kuran ülke olmak,
ya da başkalarının kurduğu oyunu idare etmek.
Coğrafya kader olabilir.
Ama o kaderin nasıl yaşanacağı hâlâ bir tercihtir.
–♦—♦—♦–
Musa Özdemir / 14 Mart 2026


YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)