İRAN’IN KIRILMA NOKTASI…

İRAN’IN KIRILMA NOKTASI…

KÖŞE YAZISI İran’ın Kırılma Noktası… / 07 Mart 2026

Tarihin bazı sayfaları vardır ki; üzerinden yıllar geçse de etkisi silinmez.
O sayfalar sadece geçmişi anlatmaz, bugünü anlamamıza da ışık tutar.

İran’ın yakın tarihi tam da böyle bir hikâyedir.
Bugün Orta Doğu’nun en tartışmalı ülkelerinden biri olan İran’ın yaşadığı siyasi dönüşümleri anlamak için 1950’li yıllara dönmek gerekir.

İran’da o yıllarda henüz emekleme aşamasında da olsa bir demokrasi arayışı vardı.
Bu arayışın merkezinde ise dönemin başbakanı Muhammed Musaddık bulunuyordu.
Musaddık sıradan bir siyasetçi değildi.
Milliyetçi bir karaktere sahipti ve İran’ın yeraltı zenginliklerinin yabancı şirketlerin kontrolünde olmasını kabul etmiyordu.

O yıllarda İran petrolünün büyük bölümü İngiliz kontrolündeki Anglo-Iranian Oil Company tarafından işletiliyordu. İran topraklarından çıkarılan petrolün büyük kazancı Londra’ya gidiyor, İran halkı ise bu zenginlikten neredeyse hiçbir pay alamıyordu.
Musaddık bu tabloya razı olmadı.

1951 yılında aldığı tarihi kararla İran petrol endüstrisini millîleştirdi.
Bu karar sadece ekonomik bir hamle değildi.
Aynı zamanda Batı’nın Orta Doğu’daki ekonomik hegemonyasına karşı açık bir meydan okumaydı.
Ancak emperyal düzen böylesi bir meydan okumayı kolay kolay kabul etmezdi.

1953 yılına gelindiğinde ABD ve İngiltere İran’da tarihe geçen bir operasyon planladı. Central Intelligence Agency ve MI6 birlikte hareket ederek tarihe Operation Ajax adıyla geçen darbe planını devreye soktu.
Bu operasyon sonucunda Musaddık askeri darbe ile devrildi.

Daha birkaç yıl önce halkın oylarıyla iktidara gelmiş olan bir başbakan kısa süre içinde “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılandı ve hapse mahkûm edildi. İran’ın milli kaynaklarını savunan bir lider böylece siyaset sahnesinden silindi.

Darbe gerçekleştiğinde İran’ın şahı olan Muhammed Rıza Pehlevi aslında ülkede bile değildi. Darbe öncesinde yaşanan siyasi gerilim nedeniyle İran’dan kaçmış, önce Irak’a ardından İtalya’nın başkenti Roma’ya gitmişti.
Fakat Musaddık devrildikten sonra İran’a geri döndü.
Bu dönüş, sıradan bir dönüş değildi. Pehlevi artık Batı’nın desteğini arkasına almış bir hükümdardı. İran’a döner dönmez yaptığı ilk işlerden biri Batılı petrol şirketleriyle yeni bir petrol konsorsiyumu anlaşması imzalamak oldu.
İran’ın petrol gelirleri yeniden Batılı şirketler arasında paylaştırıldı.

Bu dönem İran halkı için oldukça ağır ekonomik şartların yaşandığı yıllardı. Ancak sarayda bambaşka bir hayat vardı.
Şah’ın verdiği ihtişamlı davetler, saraylarda düzenlenen görkemli törenler, yabancı misafirlere verilen pahalı hediyeler, yüzlerce makam aracı ve lüks yaşam,

1967 yılına gelindiğinde Pehlevi kendisini “İran İmparatoru” ilan etti.
Eşi Farah Diba ise imparatoriçe unvanını aldı.
Bir yanda saray ihtişamı,
Diğer yanda geçim sıkıntısı çeken geniş halk kitleleri,
Toplumda giderek büyüyen bu uçurum aslında yaklaşan büyük kırılmanın habercisiydi.

Çünkü tarih bize şunu öğretir.

Adalet duygusu zedelendiğinde toplumlar sessiz kalmaz.
İran’da da tam olarak böyle bir süreç yaşandı.

1970’li yıllara gelindiğinde İran’da yeni bir siyasi figür yükselmeye başlamıştı: Ruhullah Humeyni.
Humeyni’ye göre İran’ın sorunu sadece şah değildi. Sorun, ülkenin Batı etkisi altında olması ve yönetim biçiminin İslami değerlere dayanmamasıydı.
Şah bir yandan modernleşme hamleleri yapıyordu. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmış, eğitim ve sağlık alanında bazı reformlar başlatılmıştı. Ancak aynı dönemde başlatılan toprak reformu özellikle büyük araziye sahip olan dinî yapıları ve ulema sınıfını doğrudan etkiliyordu.
Bu durum dinî çevrelerin Şah’a karşı muhalefetini daha da sertleştirdi.

Humeyni’nin söylemleri özellikle yoksul ve dışlanmış kesimler arasında güçlü bir karşılık bulmaya başladı. Çünkü ekonomik eşitsizlikler büyüyor, devlet otoritesi giderek baskıcı bir yapıya dönüşüyordu.

Şah yönetimi muhalifleri bastırmak için sert yöntemlere başvuruyor, güvenlik güçleri ve istihbarat teşkilatları toplum üzerinde büyük bir baskı kuruyordu.
Fakat toplumlarda baskı arttıkça öfke de büyür.

1979 yılına gelindiğinde bu birikmiş öfke büyük bir devrime dönüştü.
İran İslam Devrimi
Şah ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Humeyni sürgünden İran’a döndü ve İran’da monarşi sona erdi. Yerine İslam Cumhuriyeti kuruldu.
Böylece İran sadece kendi tarihinde değil, dünya siyasetinde de büyük bir kırılma yaşadı.

Bugün Orta Doğu’daki pek çok gerilimin, pek çok siyasi denklemin arkasında işte bu tarihsel kırılma yatmaktadır.

Ama belki de bu hikâyenin en önemli dersi şudur.

Bir ülkenin zenginliği sarayların ihtişamıyla ölçülmez.

Bir ülkenin gerçek gücü halkının adalet duygusunda saklıdır.

Adalet zedelendiğinde,
eşitsizlik büyüdüğünde,
yoksulluk derinleştiğinde…
Toplumlar yeni kurtarıcılar aramaya başlar.

İran’ın hikâyesi bize bir kez daha şunu hatırlatır.

Tarih sadece geçmiş değildir.
Aynı zamanda geleceğe bırakılmış bir uyarıdır.

Musa Özdemir / 07 Mart 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL