

KÖŞE YAZISI ¦ BİR DİLİN ÖTESİNDE, TÜRKÇE ve İRFANIN YOLCULUĞU… / 13 Nisan 2026
Bazen bir türkü başlar.
İçiniz sızlar, nedenini bilmezsiniz.
Bir dize düşer gönlünüze, sanki yıllardır oradaymış gibi.
İşte o an anlarsınız; bu milletin hafızası kitaplarda değil, yüreğinde yazılıdır.
Ve o yüreğin dili Türkçedir.
Bu toprakların sesi, kelimelerle değil, hissedişle konuşur.
Bir ninnide annenin duası,
Bir ağıtta toprağın sızısı,
Bir nefeste hakikatin çağrısı vardır.
Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’da yaktığı o irfan ateşi, Anadolu’ya geldiğinde sadece bir inanç değil, bir dil de getirdi beraberinde.
Yunus Emre o dili sadeleştirdi, herkesin anlayacağı hale getirdi.
Hacı Bektaş-ı Veli o dili bir yol yaptı, bir öğretiye dönüştürdü.
Hacı Bayram Veli şehirlerin kalbine taşıdı.
Pir Sultan Abdal o dili zulme karşı bir haykırış yaptı.
Aşık Veysel ise sazın teline dokundu, o dili gözyaşıyla yoğurdu.
Ve hepsi aynı şeyi yaptı.
Türkçe konuştu,
Türkçe anlattı,
Türkçe hissettirdi,
Çünkü bu milletin derdi de Türkçedir, sevdası da,
Alevi-Bektaşi geleneğinde “Yedi Ulu Ozan” olarak anılan büyükler, bu hakikatin en berrak sesidir.
Seyyid Nesimi, hakikat uğruna canından geçerken,
Şah İsmail (Hatayi), sözünü hem devlet hem gönül diliyle söylerken,
Fuzuli aşkı ilahi bir derinlikte dile getirirken,
Yemini ve Virani irfanı taşırken,
Pir Sultan Abdal zulme karşı dimdik dururken,
Kul Himmet Anadolu’nun özünü dile getirirken,
Aslında hepsi aynı şeyi söylüyordu.
Hakikat, halkın dilinde yaşar.
Ve o dil Türkçedir.
Burada bir gerçeği de doğru yere koymak gerekir.
“Ene’l Hak” diyerek hakikat uğruna dara yürüyen Hallac-ı Mansur’dur.
Ama Nesimi de aynı hakikatin izinde yürümüş, bedel ödemiş, inandığı yoldan dönmemiştir.
Bu yol, kolay bir yol değildir.
Bu yol, sadece söyleyenlerin değil, yananların yoludur.
İşte bu yüzden bu sözler bu kadar derindir.
Mahsuni Şerif, “Amerika katil katil” diye haykırırken, aslında bir coğrafyaya değil, vicdansızlığa karşı konuşuyordu.
Onun sazından çıkan her söz, bir milletin yüreğinde karşılık buldu.
Neşet Ertaş ise,
“Bizler çekmediğimiz derdin türküsünü söylemeyiz” dediğinde, bu yolun özünü tek bir cümleyle anlattı.
Çünkü bu yol; yaşanmayanı anlatma yolu değildir.
Bu yol; yanmadan söyleme yolu değildir.
Bugün hâlâ bir köy odasında, bir cem meclisinde, bir dost sohbetinde o sözler yankılanıyorsa,
Bugün hâlâ bir sazın teli titrediğinde o isimler anılıyorsa,
Bu bir alışkanlık değildir.
Bu bir hafızadır.
Bu bir direniştir.
Bu bir varoluştur.
Çünkü bu erenler sadece bir dönemin insanları değildir.
Onlar bu milletin vicdanıdır.
Onlar bu milletin hafızasıdır.
Onlar bu milletin yoludur.
Ve bugün bize düşen sadece hatırlamak değildir.
Anlamak zorundayız.
Yaşatmak zorundayız.
Çünkü kökünü unutanın geleceği olmaz.
Dilini kaybedenin kimliği kalmaz.
Ama köküne sahip çıkan bir millet,
Sözünü unutmayan bir millet,
İrfanını diri tutan bir millet,
Asla kaybolmaz.
Bizim kökümüz derindir.
Bizim sözümüz candandır.
Bizim yolumuz irfan yoludur.
Ve o yol…
Dün olduğu gibi bugün de, yarın da
Türkçe konuşmaya devam edecektir…
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 13 Nisan 2026


YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)