Siyaset Yazarlar

DÜNYANIN EN BÜYÜK EKSİĞİ; HİKMET

DÜNYANIN EN BÜYÜK EKSİĞİ; HİKMET

KÖŞE YAZISI ¦ DÜNYANIN EN BÜYÜK EKSİĞİ; HİKMET / 16 Eylül 2026

Filozoflar mezarlarından kalkıp bugünün dünyasına baksalardı, muhtemelen gördükleri karşısında hayrete düşerlerdi.

Gökyüzüne uzanan binaları, kıtaları birbirine bağlayan teknolojiyi, saniyeler içinde yayılan bilgiyi ve insan hayatını kolaylaştıran sayısız imkanı görürlerdi.

Ancak bütün bu ihtişamın altında giderek büyüyen manevi bir enkazla da karşılaşırlardı.

Çünkü bugün her şey çoğaldı, fakat hikmet azaldı.
Bilgi çoğaldı, anlayış azaldı.
İletişim hızlandı, samimiyet kayboldu.
Kalabalıklar büyüdü, yalnızlık derinleşti.
Servet arttı, paylaşma duygusu zayıfladı.
Söz çoğaldı, hakikat sustu.

Onlara, Bu dünyanın en büyük eksiği nedir? diye sorulsaydı, her biri kendi düşünce dünyasından insanlığa başka bir cevap verirdi.

Sokrates hiç tereddüt etmeden “İnsanlık” derdi.

Çünkü insan, dünyayı tanımaya çalışırken kendisini unuttu.
Başkasını yargılamaya gösterdiği gayreti kendi vicdanını sorgulamak için göstermedi.
Bilgi sahibi oldu ama kendini bilmenin hikmetinden uzaklaştı.
İnsanlık, merhamet ve vicdanla ölçülmesi gereken bir değer olmaktan çıkarak yalnızca bir kimlik tanımına dönüştü.

Aristoteles ise “Mantık” cevabını verirdi.

Çünkü çağımızda gerçekler delillerle değil, oluşturulan algılarla belirleniyor.
Haklı olanın değil, sesi daha çok çıkanın sözü duyuluyor. İnsanlar anlamak için değil, cevap vermek için dinliyor. Akıl geri çekilirken öfke, taassup ve sloganlar hayatın merkezine yerleşiyor.

Platon, dünyanın en büyük eksiğini “İdeal olanın arayışı” olarak görürdü.

İnsanlık artık daha doğruyu, daha güzeli ve daha adil olanı aramıyor.
Hakikatin kendisine ulaşmak yerine, duvara yansıyan gölgelerle yetiniyor. Görüntüyü gerçek, gösterişi değer, şöhreti başarı zannediyor. Mağaranın dışına çıkmak yerine, kendisine sunulan gölgeleri savunmayı tercih ediyor.

Farabi’nin cevabı ise “Erdem” olurdu.

Çünkü şehirler büyüdükçe ahlak küçülüyor, makamlar yükseldikçe karakterler alçalıyor.
Toplumun huzurunu ve ortak iyiliğini koruması gerekenler, kişisel çıkarlarını her şeyin önüne koyuyor.
Erdemli insanların yönetmesi gereken şehirler, ihtirasların ve menfaat hesaplarının gölgesinde kalıyor.

İbn Sina bugünün insanına bakar ve “Akıl sağlığı” derdi.

Modern insan sürekli bir yerlere yetişmeye çalışıyor fakat nereye gittiğini bilmiyor.
Daha fazlasına sahip olmak uğruna huzurunu, sağlığını ve sevdiklerini kaybediyor. Bedenler kalabalıkların arasında ayakta görünse de ruhlar yorgun, zihinler dağınık, gönüller huzursuz…

Descartes ise insanlığın ihtiyacının “Dogmaları yıkacak o ilk şüphe” olduğunu söylerdi.

Çünkü insanlara düşünmekten çok itaat etmek, sorgulamaktan çok kabullenmek öğretiliyor. Hazır cevaplar, paketlenmiş düşünceler ve değişmez doğrular zihinleri kuşatıyor. Oysa hakikate giden yol, cesur bir soruyla başlar,

“Ya bize anlatılanlar doğru değilse?”

Kant’ın cevabı kısa fakat ağır olurdu: “Ahlak.”

Çünkü kötülükten yalnızca cezadan korktuğu için uzak duranların sayısı arttı.

Vicdanıyla doğruyu seçenler ise azaldı.
İyilik, bir karakter meselesi olmaktan çıkarılıp alkış ve menfaat aracına dönüştürüldü.
Oysa ahlak, kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilme iradesidir.

Marx, dünyanın en büyük eksiğinin “Bölüşebilmek” olduğunu söylerdi.

Bir tarafta israfın sınırı yokken diğer tarafta milyonlarca insan en temel ihtiyaçlarına ulaşamıyor. Dünya, birkaç kişinin doymak bilmeyen hırsına teslim edilmiş durumda. Sorun kaynakların yetersizliği değil, adaletin, vicdanın ve paylaşma iradesinin eksikliğidir.

Nietzsche ise “Bu kokuşmuş düzeni yerle bir edecek cesaret” derdi.

Çünkü herkes düzenden şikayet ediyor ama çok az insan yanlışın karşısında durmanın bedelini göze alıyor.
Çoğu insan gerçeği biliyor fakat menfaatini kaybetmemek için susuyor. Oysa haksızlık karşısında susanlar, zamanla o haksızlığın yalnızca şahidi değil, taşıyıcısı haline gelir.

Schopenhauer bütün bu cevapların ardından tek kelime söylerdi, “Merhamet.”

Çünkü başkasının acısını yüreğinde hissedemeyen insanın bilgisi, makamı, gücü ve serveti dünyayı daha yaşanabilir kılmaya yetmez. Merhametini kaybeden insan, sahip olduğu bütün meziyetlere rağmen eksiktir.

Zira merhametin olmadığı yerde insan, insana yalnızca yük değil, zulüm olur.
Belki de çağımızın asıl trajedisi, bu değerlerden yalnızca birini değil, hepsini kaybetmiş olmasıdır.
İnsanlığın olmadığı yerde mantık vicdansızlaşır. Mantığın olmadığı yerde hakikat kaybolur. Erdemin olmadığı yerde makam yozlaşır. Ahlakın olmadığı yerde hukuk güçlünün silahına dönüşür.

Paylaşmanın olmadığı yerde servet zulüm üretir. Cesaretin olmadığı yerde kötülük kök salar. Merhametin olmadığı yerde ise insanlık tükenir.

Bugünün dünyası daha hızlı araçlara, daha akıllı cihazlara ve daha yüksek binalara sahip olabilir.

Fakat insanı içinde bulunduğu manevi enkazdan çıkaracak olan yalnızca teknoloji değildir.
Bize yeniden insanlık, mantık, erdem, ahlak, adalet, cesaret ve merhamet gereklidir.

Çünkü bir medeniyet, sahip olduğu imkanların büyüklüğüyle değil, o imkanları hangi akılla, hangi ahlakla ve hangi vicdanla kullandığıyla yükselir.

Hikmetini kaybeden bir dünya ise ne kadar ilerlediğini düşünürse düşünsün, aslında kendi çöküşüne doğru yürüyordur.

¦¦¦

Musa Özdemir / 16 Eylül 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL