
KÖŞE YAZISI ¦ BİR KÜRSÜDEN YÜKSELEN VİCDAN: DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR / 23 Eylül 2026
Birleşmiş Milletler kürsüsü, dünyanın en güçlü devletlerinin temsil edildiği diplomatik bir platform olabilir. Ancak o kürsünün gerçek anlamı, gücün değil hakkın, çıkarların değil insanlığın, sessizliğin değil vicdanın konuşabildiği ölçüde ortaya çıkar.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler 81’inci Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, sıradan bir diplomatik hitabın çok ötesindeydi. Bu konuşma,adaletini kaybeden dünyaya yöneltilmiş açık bir itiraz, sessizliğe mahkûm edilen mazlumlar adına yükseltilmiş güçlü bir ses ve insanlığın vicdanına bırakılmış tarihî bir manifesto niteliğindeydi.
Bugün dünya, beş ülkenin çıkarlarıyla yönetilemeyecek kadar büyük, insanlığın geleceği de birkaç devletin veto yetkisine bırakılamayacak kadar değerlidir.
190’dan fazla ülkenin iradesini beş ülkenin kararına bağlayan bir yapı, ne adalet üretebilir ne de güven tesis edebilir. Mazlumların feryadı yükselirken susan, güçlü devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda bütün imkânlarını harekete geçiren bir sistem, kuruluş amacından uzaklaşmış demektir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllardır kararlılıkla dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” sözü, artık yalnızca Türkiye’nin itirazı değildir. Bu söz; iradesi yok sayılan milletlerin, sesi duyulmayan toplumların ve adalet bekleyen bütün mazlumların ortak haykırışıdır.
Bu çağrı, beş ülkeye karşı kurulmuş siyasi bir husumetin ifadesi değil; dünyayı beş ülkenin keyfine bırakan adaletsiz düzene karşı verilmiş ahlaki bir mücadeledir.
Bugünün dünyasında uluslararası hukuk, ne yazık ki güçlülerin çıkarlarına göre uygulanmaktadır. Güçlü olan suç işlediğinde diplomasi devreye girmekte, zayıf olan hakkını aradığında ise karşısına duvarlar örülmektedir. Aynı eylem bir devlet yaptığında meşru müdafaa, başka bir devlet yaptığında uluslararası suç sayılmaktadır.
Böyle bir düzenin adı adalet olamaz.
Dünya, güçlünün haklı sayıldığı değil, haklının güçlü olduğu yeni bir düzene ihtiyaç duymaktadır.
Gazze’de çocuklar öldürülürken susanların, kadınlar enkazların altında can verirken başını başka tarafa çevirenlerin ve şehirler haritadan silinirken diplomatik ifadelerin arkasına saklananların insanlığa adalet dersi verme hakkı kalmamıştır.
Zulmü görüp susmak tarafsızlık değildir.
Mazlumun feryadını duyup sessiz kalmak diplomasi değildir.
Katil ile kurbanı aynı cümlede eşitlemek ise barış hiç değildir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Gerekirse bedel öderiz ama zulme asla rıza göstermeyiz sözü, Türkiye’nin tarihî ve ahlaki duruşunun en açık ifadesidir. Bizim devlet geleneğimiz, zalimin sofrasında yer aramak üzerine değil, bedeli ne olursa olsun mazlumun yanında durmak üzerine kuruludur.
Türkiye’nin sesi yalnızca kendi sınırlarından ibaret değildir. Filistin’den Sudan’a, dünyanın dört bir yanında hakkı gasbedilen insanlara uzanan bu ses,adaletin, merhametin ve insan onurunun sesidir.
Cumhurbaşkanımızın BM kürsüsünden okuduğu Sezai Karakoç’un şu dizeleri ise konuşmanın vicdani mührü olmuştur:
“Hâlbuki bizden kurtulsalar,
vicdan azabından kurtulamayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar,
tarihin azabından kurtulamayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar,
Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar…”
Zalimler kendilerini mahkemelerden, uluslararası kararlardan ve siyasi hesaplaşmalardan koruyabilirler. Ellerindeki güçle gerçeklerin üzerini bir süre örtebilir, işledikleri suçları propaganda araçlarıyla gizlemeye çalışabilirler.
Ancak vicdanın hükmünden kaçamazlar.
Tarihin hafızasından kurtulamazlar.
İlahi adaletin karşısında sonsuza kadar saklanamazlar.
Tarih, yalnızca zulmedenleri değil; zulüm karşısında susanları, katliamlara mazeret üretenleri ve çıkarları uğruna insanlığını unutanları da kaydeder.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasındaki aile ve çocuk vurgusu da küresel adalet çağrısı kadar önemliydi. Aileyi kadın ve erkekten oluşan tabii yapısından koparmaya çalışan küresel politikalar, artık masum çocukları da hedef alan sistemli bir kuşatmaya dönüşmüştür.
Çocukları ideolojik projelerin deneme alanına çevirmek özgürlük değildir.
Aileyi değersizleştirmek ilericilik değildir.
İnsan fıtratını küresel lobilerin çıkarlarına göre yeniden şekillendirmeye çalışmak da insanlığa hizmet değildir.
Aile ayakta kalırsa toplum ayakta kalır. Aile çökerse yalnızca bir kurum değil, milletin hafızası, ahlakı, kültürü ve geleceği de ağır yara alır. Türkiye’nin bütün baskılara rağmen aileyi ve çocukları koruma iradesini sürdürmesi, yalnızca millî değil, insanlık adına üstlenilmiş tarihî bir sorumluluktur.
Türkiye, kendisine biçilen rolleri sessizce kabul eden bir ülke değildir.
Türkiye; sözü olan, itirazı olan, değerleri bulunan ve gerektiğinde bu değerler uğruna bedel ödemeyi göze alan büyük bir devlettir.
Biz; güçlü için başka, zayıf için başka işleyen bir hukuk düzenini kabul etmiyoruz.
Çocukların öldürüldüğü, katillerin korunduğu ve mazlumların yalnız bırakıldığı bir dünyaya razı olmuyoruz.
Milletlerin iradesini beş ülkenin keyfine bırakan sistemi reddediyoruz.
Ailemize, çocuklarımıza ve insanlığın ortak değerlerine yönelen kuşatmaya boyun eğmiyoruz.
Zulüm kimden gelirse gelsin karşısında, mazlum kim olursa olsun yanında duruyoruz.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın BM kürsüsünden yükselen sesi, yalnızca Türkiye’nin değil, vicdanını kaybetmemiş bütün insanlığın sesidir.
Bu ses susmayacaktır.
Bu itiraz geri çekilmeyecektir.
Bu mücadele, hak yerini buluncaya, mazlumların gözyaşı dininceye ve adalet güç karşısında yeniden ayağa kalkıncaya kadar devam edecektir.
Dünya beşten büyüktür.
İnsanlık zalimlerden daha büyüktür.
Adalet ise bütün güçlerden, bütün çıkarlardan ve bütün hesaplardan üstündür.
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 23 Eylül 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)