
KÖŞE YAZISI ¦ AYNI DERTLER, DEĞİŞMEYEN ZİHNİYET / 21 Ekim 2026
Tevfik Fikret’i, Ziya Paşa’yı, Namık Kemal’i, Mehmet Âkif’i, Şair Eşref’i okuyun… Farklı dönemlerde, farklı kalemlerden yükselen itirazlarda aynı yaraların izlerini görürsünüz.
Rüşvet, iltimas, cehalet, baskı, yalan ve adaletsizlik…
İnsan ister istemez soruyoruz.
Bir millet, asırlar boyunca aynı dertlerden yakınır da neden bunları geride bırakamaz?
Bunca tecrübe, bunca acı ve uyarı neden kalıcı bir değişime dönüşmez?
Cevabı, eleştirdiklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafede aramak gerekiyor. Haksızlığa karşı çıkıyoruz, fakat o haksızlık bize avantaj sağladığında sesimiz kısılıyor. Başkasının kayırılmasına öfkelenirken kendi yakınımız için ayrıcalık bekliyoruz. Ardından, sürmesine katkıda bulunduğumuz düzenin neden değişmediğini soruyoruz.
Koçi Bey’in devlet düzenindeki bozulmaya ilişkin uyarılarından şairlerin adalet arayışına uzanan çizgide benzer meselelerle karşılaşıyoruz, Makamın kazanç kapısına dönüşmesi, ehliyetin yerini yakınlığın alması, kamu hakkının kişisel çıkarlara feda edilmesi…
Yüzyıllar geçiyor, hayat değişiyor, fakat hakkaniyetin önüne menfaati koyan anlayış varlığını koruyor.
Bugün daha yüksek binalarda yaşıyor, daha hızlı haberleşiyor, daha fazla tüketiyoruz. Ancak hayatın kolaylaşması, vicdanın da geliştiği anlamına gelmiyor. Bir toplumun ilerlemesini değerlendirirken imkanların çoğalmasına olduğu kadar, bu imkanlara kimlerin, hangi şartlarda ulaşabildiğine de bakmak gerekiyor.
Konfor ve zenginlik, tek başına ahlaki bozulmanın sebebi değildir. Belirleyici olan, refahın nasıl üretildiği ve paylaşıldığıdır. Birileri emeğinin karşılığını alamazken başkaları nüfuzlu çevrelerle kurduğu ilişkiler sayesinde servet büyütüyorsa insanların çalışmaya, dürüstlüğe ve adalete duyduğu güven aşınır. Haksız kazancın itibar gördüğü yerde, alın terinin karşılığına ilişkin inanç da zayıflar.
Çürümenin en tehlikeli aşaması, yanlışın sıradanlaşmasıdır.
Bu işler böyle yürür, denildiğinde itiraz zayıflar. Herkes yapıyor sözüyle kişisel sorumluluktan kaçılır. Biz yapmasak başkası yapacak bahanesiyle vicdan susturulur.
Böylece şikayet edilen düzen, insanların değiştirmek yerine içinde kendilerine yer aradığı bir yapıya dönüşür.
Bütün bunları Doğu ile Batı arasında kalmış olmakla açıklamak da yetersizdir. Adalet, dürüstlük ve liyakat herhangi bir coğrafyanın tekelinde değildir. Hukukun güvencesini isteyen insan, aynı hukukun kendi çıkarını sınırlamasına da razı olmalıdır. Eşitlik talep ederken kendisine istisna bekleyen bir anlayışla güvenilir bir toplumsal düzen kurulamaz.
İnanç konusunda da benzer bir samimiyet sınavıyla karşı karşıyayız. Dinin sözlerde ve görünürde güçlü biçimde yer alması, ahlakın günlük hayatta karşılık bulduğunu göstermeye yetmez.
Kul hakkından söz ederken başkasının emeğini görmezden gelmek, adaleti överken haksızlığa sessiz kalmak, söylenen sözün inandırıcılığını tüketir.
Ahlakın ölçüsü, insanın eline güç, para ve fırsat geçtiğinde nasıl davrandığıdır.
Özellikle de kimsenin kendisinden hesap soramadığı yerde hakkaniyeti gözetip gözetmediğidir.
Yine de Bu toplum düzelmez demek, sorumluluğu üzerimizden atan kolay bir hüküm olur. Kültürel alışkanlıklar güçlüdür, ancak değişmez değildir. Değişimin kalıcı olması için dürüstlüğün bedel ödeten, haksızlığın ise kazandıran bir tercih olmaktan çıkması gerekir. Bunun yolu da kuralların kişiye göre uygulanmadığı, yetki kullananın hesap verdiği bir düzenden geçer.
Bize düşen sorumluluk ise kendi yakınımızın haksız kazancına da itiraz edebilmektir. Bizimle aynı düşünceyi paylaşan birinin yanlışını savunmamak, hak edenin önünü açmak ve kendimiz için ayrıcalık istemekten vazgeçmektir.
Geçmişin şairlerini okuyup bugünün haksızlıklarına alışarak yaşayamayız. Onların sözlerini paylaşırken kendi davranışlarımızı da sorgulamak zorundayız.
Çünkü gelecek kuşakların aynı dertleri yazıp yazmayacağını, bugün haksızlık karşısında nerede durduğumuz belirleyecek.
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 21 Ekim 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)