
KÖŞE YAZISI ¦ HER HAKİKAT ANLATILMAZ, HER NİMET GÖSTERİLMEZ… / 07 Kasım 2026
İnsanın hayatında yalnızca kendisine ait olması gereken sırlar vardır. Kimi yaşadığı acıyı, kimi kurduğu hayali, kimi de kendisine bahşedilen bir nimeti içinde taşır. Ancak günümüz dünyasında susmak neredeyse bir eksiklik, her şeyi anlatmak ise samimiyet olarak görülmeye başlandı.
Oysa insanın olgunluğu, yalnızca bildiklerinde ve söylediklerinde değil, neyi kendisine saklayacağını bilmesinde de gizlidir.
Şair ve düşünür İsmet Özel’in anlattığı ibretlik bir kıssa vardır.
Doğuştan görme engelli bir adam, hayatını iki gözü de görüyormuş gibi sürdürmektedir. Yolunu bulur, işlerini yapar, hiçbir yardıma ihtiyaç duymadan yaşar. Çevresindekiler bu durumun sırrını merak etse de adam kimseye açıklama yapmaz.
Bir gün çok yakın olduğu birinin ısrarına dayanamaz ve sırrını anlatır.
Önünde iki koç belirdiğini, bir nesneyi almak istediğinde koçların o nesnenin iki yanında durduğunu, kendisinin de aralarından uzanarak istediğini aldığını söyler. Yürürken de aynı şekilde iki koçun arasında ilerleyerek yolunu bulmaktadır.
Ne var ki sırrını anlatmaya başladığında koçlardan biri, sözlerini tamamladığında ise diğeri kaybolur.
Ve adam, o güne kadar kendisine rehberlik eden esrarengiz yardımdan mahrum kalır.
Bu kıssanın tarihî gerçekliğinden çok, insanın manevi dünyasına ilişkin verdiği mesaj önemlidir.
İnsanın kendisiyle Rabbi arasında kalan her şeyi başkalarına anlatması gerekmez. Bazı nimetlerin muhafazası, onları taşıyabilecek bir tevazuya sahip olmayı gerektirir.
Burada üzerinde durulması gereken asıl mesele, yalnızca sırrın açıklanması değil, insanın kendi nefsine karşı verdiği mücadeledir.
Çünkü nefis son derece maharetlidir. İnsanın en temiz duygularına bile gösterişi karıştırabilir. Şükürle başlayan bir anlatı, farkına varmadan övünmeye dönüşebilir. Kişi kendisine verilen bir lütfu paylaşırken zamanla o nimetin sahibi olduğu vehmine kapılabilir.
İşte tehlike de burada başlar.
İnsan bazen sahip olduğu imkanlarla, ulaştığı makamlarla, elde ettiği başarılarla kendisini başkalarından üstün görmeye başlar. Oysa dün elinde olmayanın bugün kendisine verilmiş olması, yarın da elinde kalacağının garantisi değildir.
Makam geçicidir, servet geçicidir, şöhret geçicidir. İnsanı değerli kılan bunlara sahip olması değil, sahip oldukları karşısında karakterini koruyabilmesidir.
Hz. Peygamber’e nispet edilen, Taberânî’nin el-Mu’cemü’s-Sağîr adlı eserinde de aktarılan bir rivayette şöyle denilir.
“İhtiyaçlarınızı, sırrınızı saklamak suretiyle başarıya ulaştırınız. Çünkü her nimet sahibi kıskanılır.”
Sıhhatine ilişkin farklı değerlendirmeler bulunan bu rivayet, insan tabiatının önemli bir gerçeğine dikkat çeker.
Herkes sizin başarınızdan memnun olmaz. Her yakınınız iyiliğinizi istemez. Kimi insan başkasının mutluluğunu kendi mutsuzluğunun sebebi sayar. Kimi, ulaşamadığı yere ulaşanları takdir etmek yerine onları aşağı çekmeye çalışır.
Kıskançlık, insanlık tarihi kadar eski bir zaaf. Ancak bundan daha tehlikeli olanı, insanın kendi hayatını sürekli başkalarının takdirine sunma ihtiyacıdır.
Bugün sosyal medya üzerinden kurulan gösteriş dünyasına bakmak bile yeterlidir.
Yapılan iyilikler, kazanılan paralar, kurulan dostluklar, gidilen yerler, hatta en mahrem duygular bile başkalarının beğenisine sunuluyor. İnsanlar yaşadıklarının anlamından çok, başkalarının o yaşantıya vereceği tepkiyle ilgileniyor.
Böyle bir anlayışta samimiyet giderek azalırken gösteriş hayatın merkezine yerleşiyor.
Oysa iyiliğin değeri alkışlanmasında değildir. Başarının büyüklüğü herkes tarafından bilinmesiyle ölçülmez. İnancın derinliği de insanın kendisine manevi üstünlük atfetmesiyle ortaya çıkmaz.
Özellikle keşif, keramet ve kişisel manevi tecrübeler söz konusu olduğunda daha büyük bir hassasiyet gerekir.
Bir insanın gördüğü rüya, yaşadığı olağan dışı bir hal veya kendince anlamlandırdığı manevi bir tecrübe, başkaları üzerinde üstünlük kurmasının gerekçesi olamaz. Bu tür deneyimlerin gerçek mahiyetini her zaman bilmek de mümkün değildir.
Asıl keramet, olağanüstü şeyler yaşadığını anlatmak değil, sıradan hayatın içinde dürüst, adil, merhametli ve mütevazı kalabilmektir.
İnsanların gözünde büyümek uğruna kendi iç dünyasını tüketenlerin, sonunda ellerinde göstereceklerinden başka bir şey kalmayabilir.
Diğer taraftan sır saklamak ile hakikati gizlemek arasındaki farkı da doğru anlamak gerekir.
Kişinin kendisine ait özel hayatını, planlarını veya manevi tecrübelerini koruması bir tercihtir. Ancak kamu hakkını ilgilendiren meselelerde susmak, haksızlıkları örtmek ve yanlışları gizlemek aynı anlayışla savunulamaz.
Şahsi mahremiyet korunmalıdır, fakat adaletin gerektirdiği yerde hakikat konuşulmalıdır.
Hayatın insana öğrettiği önemli gerçeklerden biri de güvenin herkese dağıtılacak kadar sıradan bir değer olmadığıdır. Aynı sofrada oturmak, yıllarca birlikte yürümek veya güzel sözler duymak, her insanı sırdaş yapmaz.
İnsan bazen en büyük hayal kırıklığını, kendisini en iyi tanıdığını düşündüğü kişilerden yaşar.
Bu nedenle ölçülü olmak, insanlardan korkmak değil, hayatın gerçeklerini kavramaktır.
İsmet Özel’in aktardığı kıssadaki iki koç, belki de insanın sahip olduğu fakat kıymetini yeterince bilmediği nimetleri temsil ediyor.
Kıssanın bize düşündürdüğü asıl soru şu ki;
İnsan kendisine verilen bir nimeti gerçekten korumak mı istiyor, yoksa onu başkalarına anlatarak kendisini önemli mi göstermek istiyor?
Bu soruya verilecek samimi cevap, insanın kendi nefsiyle yüzleşmesidir.
Zira kibir, yalnızca başkalarını küçümsemek değildir. Bazen insanın kendisine verilenleri kendi üstünlüğünün delili saymasıdır.
Tevazu ise sahip olduklarını inkar etmek değil, onların insana yüklediği sorumluluğun farkında olmaktır.
Sonuçta hayat, her şeyi herkese anlatacak kadar uzun, kaybedilen her değeri yeniden kazanacak kadar da cömert değildir.
İnsanın sözü kadar sükûtu, cesareti kadar ihtiyatı, başarısı kadar tevazusu da karakterini belirler.
Her hakikat herkese anlatılmaz. Her nimet gösterilmez. Her sır paylaşılmaz.
Çünkü insan bazen konuşarak kendisini anlatır, bazen de susarak kendisini korur.
Ve en önemlisi, insanı yücelten, kendisine verilen nimetlerle övünmesi değil, o nimetlere layık bir hayat sürmesidir.
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 07 Kasım 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)