
KÖŞE YAZISI ¦ Bir Soytarının Hikâyesi / 20 Ağustos 2026
Düşünün…
Bir idareci var. Çevresinde sevilen, sayılan, toplum içinde belli bir itibara ve saygınlığa sahip bir insan. İnsanlarla kurduğu ilişkiler, yöneticilik anlayışı ve kişiliğiyle belirli bir güven kazanmış.
Bir de onun etrafında dolaşan başka biri var.
Bu kişi, adeta idarecinin ceketinin eteğine yapışmış. Kendi emeğiyle, bilgisiyle ya da kişiliğiyle bir yere gelmek yerine, başkasının itibarından pay çıkarmaya çalışan; dedikodu üreten, laf taşıyan, gerçekleri çarpıtan ve yöneticiyi yanlış bilgilerle yönlendirmeye uğraşan bir tip.
Amacı üretmek değil, konuşmaktır.
Çözüm üretmek değil, fitne çıkarmaktır.
İnsanları bir araya getirmek değil, birbirine düşürmektir.
Böyle insanlar çoğu zaman çok konuşurlar. Çünkü söylediklerinin içi boşaldıkça seslerinin yükselmesi gerektiğini düşünürler. Kendilerini kabul ettirebilmek için yüksek sesle konuşur, sürekli kendilerini anlatır, başkalarının üzerinde üstünlük kurmaya çalışırlar.
Oysa gerçek bilgi bağırmaz.
Gerçek kişilik gösterişe ihtiyaç duymaz.
Gerçek saygınlık, başkasının arkasına saklanarak elde edilmez.
Soytarılık tam da burada başlar.
Soytarı, güçlü gördüğü kişinin yanında kendisine bir yer açmaya çalışır. Onun eteğine tutunur, onun adına konuşur, onun çevresinde dolaşır. Kendi ağırlığı olmadığı için başkasının ağırlığından güç devşirmeye çalışır.
Daha da tehlikelisi, zamanla kendisini vazgeçilmez zannetmeye başlar.
Oysa vazgeçilmez değildir.
Sadece gürültülüdür.
Çünkü bazı insanlar bilgileriyle değil, çıkardıkları gürültüyle varlık göstermeye çalışırlar. Birilerinin arasına laf sokar, birine başka, diğerine başka konuşur; dedikoduyu bilgi, iftirayı gerçek, kendi çıkarını da hizmet gibi göstermeye çalışırlar.
Bunların en büyük sermayesi fitnedir.
Çünkü fitne varsa kendilerine ihtiyaç olduğunu düşünürler. İnsanlar birbirine düştükçe, kendilerini arada önemli bir aktör gibi görürler. Oysa aslında yaptıkları şey, güven ortamını zehirlemekten başka bir şey değildir.
Bir idarecinin çevresindeki insanların niteliği, aslında o idarecinin yönetim anlayışını da etkiler.
Bu nedenle yöneticilerin en büyük sınavlarından biri, çevrelerindeki insanların söylediklerini sorgulayabilmektir.
Her konuşanı dinlemek başka şeydir, her söylenene inanmak başka…
İyi bir yönetici, kendisine sürekli övgü dizen kişiden çok, gerektiğinde doğruyu söyleyebilen insanı yanında tutmalıdır. Çünkü gerçek dost, yöneticinin hoşuna gidecek sözleri söyleyen değil; yanlış yaptığında bunu açıkça ifade edebilendir.
Soytarı ise tam tersini yapar.
İşine geldiği zaman över.
İşine geldiği zaman başkasını kötüleyerek kendisini öne çıkarır.
İşine geldiği zaman gerçekleri eğip büker.
Ve bütün bunları yaparken de kendisini yöneticinin en sadık adamı olarak göstermeye çalışır.
Fakat tarih boyunca görülmüştür ki, başkasının gölgesinde büyüyenlerin kendi gölgeleri olmaz.
Güçlü bir insanın yanında bulunmak, insanı güçlü yapmaz.
Saygın bir yöneticinin yanında görünmek, insana saygınlık kazandırmaz.
Bir makamın kapısında sürekli beklemek, kişiye makam sahibi olma hakkı vermez.
İnsanı değerli yapan; bilgisi, ahlakı, emeği, dürüstlüğü ve insanlara karşı taşıdığı sorumluluktur.
Bu yüzden çevremizde bu tür insanların sayısının az olmadığını görmek şaşırtıcı değildir. Her dönemde, her kurumda, her çevrede birilerinin sırtına tutunarak yükselmeye çalışanlar olmuştur.
Ancak unutulmamalıdır:
Soytarının gücü, yalnızca kendisine güç veren kişinin ona izin verdiği kadardır.
O izin ortadan kalktığında geriye ne kalır?
Boş sözler…
Dedikodular…
Kırılmış insanlar…
Ve kendi ağırlığını hiçbir zaman oluşturamamış bir kişilik.
Sonunda herkes gerçek yüzünü görür.
Çünkü zaman, maskeleri düşüren en büyük aynadır.
Bugün yüksek sesle konuşan, herkesi kendisine inandırmaya çalışan, insanları birbirine düşüren ve başkasının itibarından beslenenler; yarın kendi sözlerinin altında kalabilirler.
Çünkü soytarılık, makamla değil karakterle ilgilidir.
Ve karakter satın alınmaz.
İtibar ödünç alınmaz.
Saygınlık başkasının ceketine tutunarak kazanılmaz.
İnsan ya kendi kişiliğiyle ayakta durur ya da bir gün tutunduğu ceketin eteğinden düşer.
İşte o gün, gerçek hikâye başlar.
Bir soytarının hikâyesi de aslında budur: Başkasının gücüyle yükselmek, başkasının itibarıyla görünmek ve sonunda kendi kişiliğinin ne kadar boş olduğunu herkesin önünde göstermek.
–¦—¦—¦–
Mete Tanaydın İmamoğlu (Gazeteci) / 19 Ağustos 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)