BİR ANNEYE MEKTUP, BİR DEVRİN VİCDANINA SORU?

BİR ANNEYE MEKTUP, BİR DEVRİN VİCDANINA SORU?

KÖŞE YAZISI ¦ BİR ANNEYE MEKTUP, BİR DEVRİN VİCDANINA SORU? / 08 Ekim 2026

Bazı mektuplar yıllar geçse de eskimez. Kağıdı sararır, mürekkebi solar, fakat taşıdığı acı, ilk günkü gibi insanın yüreğine dokunur. Mustafa Pehlivanoğlu’nun annesine ve babasına yazdığı son mektup, böyle bir emanettir.

Henüz 22 yaşındaydı Mustafa. Önünde yaşayacağı yıllar, kuracağı bir yuva, anne babasıyla geçireceği nice bayramlar olabilirdi.
Hayatı, 12 Eylül darbesinin ardından bir darağacında sona erdi.
Darbe sonrasında idam edilen ilk ülkücü olarak hafızalara kazındı.

Geride ise insanın boğazında düğümlenen şu sözleri kaldı.

Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı…

Bir evladın annesine son kez sarılamaması…
Bir babanın oğlunun son sözlerini sesinden değil, bir kağıdın üzerinden öğrenmesi…
Böyle bir vedanın tesellisi var mıdır?
İnsan, evladının yokluğuna hangi sabahla alışır?

Mustafa, ölümün eşiğinde ailesinden helallik istiyor, ağlamamalarını diliyordu. Kardeşlerine selam gönderiyor, nişanlısının mutlu bir yuva kurması için dua ediyordu. Kendi yaşayamayacağı mutluluğu, sevdiği insana dileyebiliyordu.
Mektubun her satırında, yarım kalan bir hayatın başka hayatlara duyduğu sevgi vardı.

12 Eylül’ün despot yönetimi ise insan ömrünü bir denge hesabına dönüştürebildi. Kenan Evren, televizyon ekranlarında bir sağdan, bir soldan idam uyguladıklarını ve sırf denge gözettiğini anlatabildi. Bu sözleri söylerken sergilediği rahatlık, aradan geçen yıllara rağmen insanın vicdanını yaralıyor.

Hangi denge?

Bir annenin gözyaşı, başka bir annenin gözyaşıyla dengelenebilir mi?
Bir eve düşen ateş, başka bir ocağı da söndürünce adalet sağlanmış mı olur?
İnsan hayatını siyasi hesapların terazisine koyan bir anlayış, geride kapanmayan yaralar bırakır.

Devlet adına kullanılan gücün sınırı hukuktur.
O sınır aşıldığında, verilen kararların acısını yalnız mahkumlar yaşamaz, anneler, babalar, kardeşler ve henüz kurulmamış yuvalar da taşır. Mustafa’nın mektubu, bu ağır gerçeğin bugün hala okunan tanığıdır.

Darbenin ardından söylendiği aktarılan Bizim çocuklar başardı sözü de dönemin hafızasına kazındı. Mehmet Ali Birand’ın Paul Henze üzerinden aktardığı, sonrasında inkar ve tartışmalara konu olan bu ifade, darbenin dış bağlantılarına ilişkin soruları canlı tuttu.

Bu sözü bir başarı ilanı sayanlara tarihin içinden bir cevap yükseliyor.
Evet, sizin çocuklarınız bir süreliğine yönetimi ele geçirmiş olabilir.
Meydanları susturmuş, cezaevlerini doldurmuş, gençlerin ömrünü darağaçlarında sonlandırmış olabilir.
Fakat bıraktıkları miras, bu ülkenin hafızasında bir kara lekedir.

Mustafalar ise hala anılıyor. İsimleri dualarda, hatıraları yüreklerde yaşıyor.
Yıllar önce yazılmış bir mektup, bugün de gözleri dolduruyor. Gücün susturduğu bir ses, annesine seslendiği satırlardan yeniden duyuluyor.

Mustafa Pehlivanoğlu, Cevdet Karakaş, İsmet Şahin, Fikri Arıkan, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Selçuk Duracık ve Halil Esendağ…
Her birinin ardında ayrı bir aile, ayrı bir bekleyiş, yarım kalmış bir hayat var. İsimlerini anarken, onları büyüten elleri ve yollarını gözleyen insanları da hatırlamak gerekir.

Bu hatıraya gösterilecek vefa, adaleti her şartta savunmaktır. İnsan onurunu korumak, darbelere karşı durmak ve hiçbir evladın hayatını bir denge hesabının konusu yapmamaktır.

Mustafa’nın mektubu iki kelimeyle biter.
Oğlunuz Mustafa.

Bir anne ve baba için bütün unvanlardan daha kıymetli, bütün tesellilerden daha ağır iki kelime…

Mustafa Pehlivanoğlu’nu ve aynı acılı hafızada yaşatılan bütün isimleri rahmetle anıyorum.

Darbeciler tarihin karanlık sayfalarında kaldı.
Mustafa, annesine yazdığı o mektubun içinde hala yirmi iki yaşında…

–¦—¦—¦–

Musa Özdemir / 08 Ekim 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL