Siyaset Yazarlar

GÖRDÜĞÜNÜ ÖRT, GÖRMEDİĞİNİ SÖYLEME..

GÖRDÜĞÜNÜ ÖRT, GÖRMEDİĞİNİ SÖYLEME..

KÖŞE YAZISI ¦ GÖRDÜĞÜNÜ ÖRT, GÖRMEDİĞİNİ SÖYLEME.. / 18 Ekim 2026

İnsanın ahlakı, yalnızca yaptıklarında değil, bildikleri karşısında nasıl davrandığında da kendini gösterir.
Başkasının kusurunu gördüğünde takındığı tavır, duyduğu bir sözü aktarırken gösterdiği özen, hakkında bilgi sahibi olmadığı bir meselede kurduğu cümleler…
Hepsi insanın karakterine açılan birer penceredir.

Alevi yolunun Gördüğünü ört, görmediğini söyleme öğüdü, bu bakımdan derin bir hayat ölçüsüdür.

İnsana hem başkasının onurunu korumayı hem de kendi sözünün sorumluluğunu taşımayı hatırlatır.

Sana yerden gökten büyük nasihat
Gördüğün ört, görmediğin söyleme
Erenlerden, Pir’den budur emanet
Gördüğün ört, görmediğin söyleme.

Bu dizelerde emanet olarak anlatılan, insanın insana karşı sorumluluğudur.

Çünkü bir arada yaşamanın temeli güvendir.
Güven ise yalnızca doğru konuşmakla kurulmaz, mahremiyeti korumakla, kusuru insanların diline düşürmemekle ve bilmediği konuda hüküm vermemekle de korunur.

“Gördüğünü ört”
Denildiğinde, bir canın hatasını onun bütün kimliği haline getirmemek gerekir.

İnsan yanılabilir, tökezleyebilir, hayatının güç bir döneminde yanlış yapabilir. O ana tanıklık etmiş olmak, bize o insanı herkesin önünde küçük düşürme hakkı vermez.

Bir kusuru görmekle onu yaymak arasında, vicdanın karar vereceği bir mesafe vardır.

Ne var ki bu öğüdü, haksızlığı gizlemenin gerekçesine dönüştürmek de doğru değildir.

Bir insanın mahremiyetini korumak başka, başkasına verdiği zararı örtbas etmek başkadır. Hak yenmişse sahibine teslim edilmeli, zarar verilmişse giderilmeli, kırılan gönül onarılmalıdır. Rızalık, incinen insanın susturulmasıyla sağlanamaz.
Burada gözetilmesi gereken, yanlışla yüzleşirken insan onurunu da koruyabilmektir.

Öğüdün ikinci yarısı, bugün üzerinde daha fazla düşünmemiz gereken bir sorumluluğu dile getiriyor.

“Görmediğini söyleme.”
Bir söylentinin hızla yayıldığı, insanların birbirini birkaç cümle üzerinden yargıladığı bir zamanda yaşıyoruz.

Duymakla bilmek arasındaki fark kolayca unutuluyor.
Bir iddia tekrarlandıkça gerçek kabul ediliyor, hakkında konuşulan insanın ne yaşadığı, ne söylediği, kendisini nasıl savunduğu ise çoğu zaman merak bile edilmiyor.

Oysa bir sözü aktarmak, onun yükünden pay almaktır.

“Ben de başkasından duydum” demek, incitilen bir insanın gönlünü onarmadığı gibi, o sözü yayanın sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz.
Söylenti unutulsa bile bıraktığı kuşku yaşayabilir.

Haksız yere zedelenen itibarın yeniden kurulması, onu yaralayan cümleyi söylemek kadar kolay değildir.

“Eline, beline, diline sahip ol” düsturunun dile yüklediği anlam da burada belirginleşir.

Diline sahip olmak, yalnızca kaba sözden kaçınmak değildir. Bilmediği konuda kesin konuşmamak, iftiraya ortak olmamak, öfkesini hakikatin önüne geçirmemektir.

Bazen “Bilmiyorum” diyebilmek, uzun uzun konuşmaktan daha fazla olgunluk ister.

Bu ahlakın asıl sınavı, insan kırıldığında başlar.
Bir zamanlar kendisine güvenilerek anlatılanları, arası bozulduğunda ortaya dökmemek; kızdığı kişi hakkında duyduğu her iddiaya inanmamak; elindeki bilgiyi hesaplaşma aracına çevirmemek…
Emanete sadakat, böyle zamanlarda anlam kazanır.

“Gördüğünü ört, görmediğini söyleme” sözü, bize konuşmadan önce durup düşünmeyi öğütler.

Söyleyeceğimiz söz bir hakkın teslimine mi hizmet ediyor, yoksa yalnızca bir insanı başkalarının gözünde küçültmeye mi?

Bir yanlışı gidermeye mi çalışıyoruz, yoksa onu anlatarak çoğaltıyor muyuz?

Bu soruları kendimize dürüstçe sorabildiğimiz ölçüde, sözümüz de suskunluğumuz da değer kazanır.

İnsan, başkasının kusurunu örterken onun onurunu, bilmediğini söylemekten sakınırken kendi sözünün itibarını korur.

Erenlerden, Pir’den emanet edilen öğüt, ancak böylece dilde kalan bir nasihatten çıkıp hayatın içinde karşılık bulur.

–¦—¦—¦–

Musa Özdemir / 18 Ekim 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL