Siyaset Yazarlar

ADINI DOĞRU KOYALIM: BU BİR SİYASİ DEĞİL, AHLAKİ VE SİSTEMSEL ÇÖKÜŞ MESELESİDİR!

ADINI DOĞRU KOYALIM: BU BİR SİYASİ DEĞİL, AHLAKİ VE SİSTEMSEL ÇÖKÜŞ MESELESİDİR!

KÖŞE YAZISI ¦ ADINI DOĞRU KOYALIM: BU BİR SİYASİ DEĞİL, AHLAKİ VE SİSTEMSEL ÇÖKÜŞ MESELESİDİR! / 07 Kasım 2026

Ne hayaller kurulmuştu bu ülkede…
Ne mücadeleler verilmiş, ne bedeller ödenmişti. İnsanlar inandıkları dava uğruna servetlerini, makamlarını, özgürlüklerini, hatta hayatlarını ortaya koymuşlardı.
Neyin mücadelesiydi bu?
Adaletin, ahlakın, dürüstlüğün, liyakatin, kul hakkının, millet iradesinin mücadelesi değil miydi?
Peki, yaklaşık çeyrek asrın sonunda nereye geldik?
İktidarı kazanmakla davayı kazanmayı birbirine karıştırdık. Makamları elde ettik ama o makamlara hangi değerleri taşıdığımızı sorgulamayı unuttuk.
Bir insanın namaz kılması, cuma namazına gitmesi, dilinden Allah’ı ve kitabı düşürmemesi, onun adaletli, dürüst ve ehliyetli bir yönetici olduğunun belgesi değildir.
Secde, siyasi dokunulmazlık sağlamaz. İnanç, hesap vermekten muafiyet kazandırmaz. Dindarlık iddiası, kul hakkı konusunda sorgulanmamanın gerekçesi olamaz.
Allah’ın adını dilinden düşürmeyen bir siyaset anlayışının, kul hakkı karşısındaki tutumunu sorgulamak neden rahatsızlık versin?
Hani ahlaklı nesiller yetişecekti?
Hani devletin kapıları liyakat sahiplerine açılacaktı?
Hani kamu kaynakları milletin emaneti sayılacaktı?
Hani adalet, güçlülerin değil haklıların güvencesi olacaktı?
Bugün bunların hangisini gönül rahatlığıyla gerçekleştirdik diyebiliyoruz?
Dini söylemlerle siyasi meşruiyet üretmek kolaydır. Zor olan, o söylemlerin gerektirdiği ahlaki sorumluluğu iktidardayken de taşımaktır.
Dün mücadele ettiğimiz yanlışları bugün kendi siyasi mahallemizde görmezden geliyorsak, değiştirdiğimiz düzen değil, yalnızca o düzenin sahipleridir.
Ve şimdi asıl soruma geliyorum.

KARDEŞİM, 86 MİLYONUN VEKİLLERİ NEREDE?

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde millet adına konuşması, millet adına denetlemesi, millet adına hesap sorması gereken insanlar nerede?
Hani bu davanın çilesini çektiğini söyleyenler?
Hani hayatını hakka, hukuka, adalete adadığını anlatanlar?
Hani kul hakkından korkanlar, haksızlığın karşısında susmayacağını söyleyenler?
Neredesiniz?
Milletin karşısında mangalda kül bırakmayan bir siyasetçinin, parti yönetiminin karşısında kendi vicdanını savunamaması nasıl açıklanabilir?
Milletvekilliği, genel başkanın iradesini Meclis’e taşımak için mi vardır, milletin iradesini temsil etmek için mi?
Bir milletvekili yanlış gördüğü bir karara, yalnızca siyasi geleceğini kaybetme endişesiyle itiraz edemiyorsa, orada temsil yetkisinin anlamını yeniden tartışmak gerekir.
Koltuğunu kaybetmemek için susan bir siyasetçi, o koltukta oturarak millete ne kazandırabilir?
Dünyalık bir makamı kaybetmekten korkarken, savunduğunu söylediği ahlaki değerleri kaybetme ihtimalini önemsemeyen bir anlayışın hangi davasından söz ediyoruz?
Allah’tan korktuğunu söyleyen insan, kul hakkı karşısında neden susar?
Milletin vekili olduğunu söyleyen insan, milletten neden hesap saklar?
Adaleti savunduğunu söyleyen insan, adalet talebi kendi siyasi çevresine yöneldiğinde neden rahatsız olur?
Bunlar suç isnadı değil; kamusal görev üstlenen herkese yöneltilmesi gereken meşru sorulardır.
Çünkü milletvekilliği bir şahsın lütfu değil, milletin verdiği anayasal bir sorumluluktur.
Bu millet ne zaman Allah’tan korkan, milletten utanan, hukukun üstünlüğünü kabul eden, hesap vermekten kaçmayan insanlar tarafından temsil edilecek?
Ne zaman bütün şahsiyetini oturduğu koltuktan alanlar yerine, oturduğu koltuğa şahsiyet, haysiyet ve itibar kazandıran insanlar Meclis’e girecek?
Makam insanı değerli kılmaz. Değerli insan makamı yüceltir.
Bu kadar basit!

ASIL SORUN İSİMLER DEĞİL, SİSTEMİN KENDİSİDİR!

Artık bu ülkeye yalnızca yeni liderler, yeni partiler, yeni milletvekilleri önermekle yetinmeyelim.
Çünkü aynı siyasi düzenin içerisinde yalnızca isimleri değiştirerek farklı sonuçlar beklemek, yıllardır tekrarladığımız en büyük siyasi yanılgılardan biridir.
Siyasi Partiler Kanunu’nu, milletvekili adaylarının belirlenme usullerini ve parti içi demokrasi anlayışını köklü biçimde değiştirmediğimiz sürece, seçilmişlerin siyasi geleceklerini genel başkanların iradesine bağımlı görme sorunu devam edecektir.
Bir milletvekili adayının siyasi kaderini seçmen değil, parti genel merkezi belirliyorsa, o milletvekilinin öncelikle kime karşı sorumluluk hissedeceğini sorgulamak zorundayız.
Milletin oyuyla seçilip siyasi geleceğini genel başkanın onayına bağlayan bir temsil anlayışı, demokrasinin ruhuyla bağdaşmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı, parti liderlerinin etrafında şekillenen bir siyasi sadakat düzeni değil; milletvekillerinin özgür iradeleriyle hareket edebildiği, seçmenin hesap sorabildiği, parti üyelerinin aday belirleme süreçlerinde gerçek söz sahibi olduğu bir sistemdir.
Aksi halde sandık kurulur, millet oy verir, milletvekilleri seçilir; fakat siyasi kararların merkezinde yine dar parti yönetimleri bulunur.
Bunun adı, demokratik temsilin ciddi biçimde zayıflamasıdır.
Milleti gerçek anlamda iktidarın sahibi yapmadığınız sürece, iktidar değişse bile yönetim anlayışı değişmeyebilir.
Bugün iktidarda bulunanları eleştirirken yarın aynı yetkileri kendi siyasi liderimize sorgusuz teslim etmeye hazır olmamız, sorunun ne kadar derin olduğunu göstermiyor mu?

PEKİ, BİZ NEYİ KAYBETTİK?

Sadece ekonomik imkânlarımızı mı?
Hayır!
Birbirimize güvenimizi, adalet duygumuzu, toplumsal huzurumuzu, ortak ahlaki ölçülerimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Öyle bir siyasi kutuplaşma ürettik ki yanlışın yanlış olup olmadığına değil, kimin yaptığına bakıyoruz.
Bizim taraftan biri yapınca savunuyor, karşı taraftan biri yapınca mahkûm ediyoruz.
Yanlışın sahibine göre değişen bir ahlak anlayışının adı ahlak değil, siyasi taassuptur.
Hukukun herkese eşit uygulanmasını istemek yerine, kendi siyasi çevremizin korunmasını bekliyorsak adalet talebinde bulunmuyor, ayrıcalık istiyoruz demektir.
Üstelik eleştiren insanları susturmanın en kolay yolunu da bulduk: Devleti, hükümetle; vatanı, iktidarla özdeşleştirmek!
Hayır!
Devlet, bir siyasi partinin mülkü değildir. Vatan, bir genel başkanın şahsi mirası değildir. Millet de hiçbir siyasi hareketin tapulu seçmeni değildir.
İktidarı eleştirmek devlete düşmanlık değildir.
Yanlışa itiraz etmek vatana ihanet değildir.
Hesap sormak, demokratik yurttaşlık hakkıdır.
Bir ülkenin ekonomisi toparlanabilir. Fabrikaları yeniden kurulabilir. Tarımı canlandırılabilir. Kaybedilen sermaye yeniden kazanılabilir.
Ama bir milletin vicdanı, ahlakı, birbirine güveni ve medeniyet birikimi aşındığında, bunları yeniden inşa etmek nesiller alır.
Asıl korkmamız gereken, ekonomik kayıplarımızdan önce ahlaki kayıplarımıza alışmamızdır.
Çünkü insan yanlış karşısında utanmayı bırakırsa, toplum da yanlışları olağan kabul etmeye başlar.
Ve işte o noktada mesele artık kimin iktidarda olduğu meselesi olmaktan çıkar.

ADINI DOĞRU KOYALIM Kİ BELKİ GÖZÜMÜZ AÇILIR!

Adını doğru koyalım ki belki vicdanımız rahatsız olur!
Adını doğru koyalım ki dün uğruna mücadele ettiğimiz değerlerle bugün savunduğumuz siyasi uygulamalar arasındaki çelişkiyi görebilelim!
Bir davanın başarısı, mensuplarının devlet makamlarına yerleşmesi değildir.
Bir davanın başarısı, savunduğu ahlaki ve hukuki ilkeleri iktidarın bütün imkânlarına rağmen koruyabilmesidir.
Dün karşı çıktığı haksızlığı bugün kendi siyasi iktidarı yapınca savunan bir anlayış, davasına sadakat göstermiyor; davasını siyasi menfaatine feda ediyor demektir.
Ve son sözüm, yalnızca iktidara değil, muhalefete de!
Bu sistemden şikâyet edip aynı sistemin sağladığı genel başkan hâkimiyetinden vazgeçmeyenlerin demokrasi vaatleri de sorgulanmalıdır.
Millete özgürlük vadederken kendi partisinde özgür iradeye tahammül edemeyen bir siyasi anlayışın, ülkeye nasıl bir demokrasi getireceğini sormak herkesin hakkıdır.
Türkiye’nin kurtuluşu bir genel başkanın gidip başka bir genel başkanın gelmesinde değildir.
Türkiye’nin kurtuluşu, milletin iradesini siyasi liderlerin iradesinden üstün kılacak hukuk ve demokrasi düzeninin kurulmasındadır.
Çeyrek asır sonra hâlâ aynı soruyu soruyorsak, artık cevabı da cesaretle vermeliyiz:
Biz yanlış düzeni değiştirmek için yola çıktık. Ama bugün tartışmamız gereken, o düzeni değiştirmek yerine onun imkânlarından yararlanmayı mı tercih ettiğimizdir.
Unutmayalım!
Bir siyasi hareket için en büyük yenilgi seçim kaybetmek değildir. İktidarı kazanırken uğruna mücadele ettiği değerleri kaybetmektir.
Ve bir millet için en büyük tehlike, yanlışların yapılması kadar, o yanlışlara alışılmasıdır.
ÇÜNKÜ VİCDANIN SUSTUĞU YERDE SİYASET GÜÇLENEBİLİR AMA MİLLET KAYBEDER!

–¦—¦—¦–

Dr. Şeref Menteşe / 08 Kasım 2026

#SiyasiAhlak #MilletinVekili #Adalet #HukukunÜstünlüğü #Milletİradesi #SiyasiPartilerKanunu #PartiİçiDemokrasi #HesapVerebilirlik #Liyakat #Vicdan #Demokrasi #Türkiye

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL