Nankörlüğün Sonu..

Nankörlüğün Sonu..

KÖŞE YAZISI ¦ Nankörlüğün Sonu.. / 20 Temmuz 2026

Bazen insanı yıkan, düşmanı değildir.
Asıl yıkan, elinden tuttuğu, ekmeğini bölüştüğü, ayağa kaldırdığı birinin ilk fırsatta onu sırtından vurmasıdır.
Çünkü ihanetin en acısı, yabancıdan değil, iyilik gördüğü eli ısıran nankörden gelir.

Anadolu’nun dağ köylerinden birinde, ömrünü kor ateşinin başında geçirmiş, alın teriyle yaşayan bilge bir demirci ustası varmış.
Kışın en çetin gecelerinden birinde, tipi yolları kapatmışken dükkânının kapısı çalınmış.
Donmak üzere olan,aç ve kimsesiz bir genç içeri girmiş.
Ustanın vicdanı buna razı olmamış.
Genci ocağının başına oturtmuş, ısıtmış, karnını doyurmuş.
Sonra da onu yanına almış, evladı gibi sahip çıkmış, çırağı yapmış.

Yıllar birbirini kovalamış…
Usta, demiri dövmeyi öğretmiş.
Çeliğe su vermeyi öğretmiş.
Alın terinin bereketini öğretmiş.
Helal lokmanın kıymetini öğretmiş.
En önemlisi de, insan olmayı öğretmiş.
Bildiklerinden hiçbir şeyi saklamamış.
Mesleğinin bütün inceliklerini, hayatın bütün tecrübelerini gönülden paylaşmış.

Ne var ki, insanın eline sanat vermek kolaymış,gönlüne vefa koymak herkese nasip olmazmış.

Genç adam işi öğrendikçe bileği güçlenmiş, fakat kalbi zayıflamış.
Minnetin yerini hırs, sadakatin yerini kibir ve kıskançlık almış.
Gün geçtikçe yaşlı ustasını küçümsemeye başlamış.

“Bu dükkânı ayakta tutan benim gücümdür.” diyerek emeği de,vefayı da inkâr etmiş.
Sonunda hırs, vicdanını tamamen susturmuş.

Bir gece ustası derin uykudayken gizlice dükkâna girmiş.
Yılların emeğiyle biriktirilmiş altınları çalmış.
Bununla da yetinmemiş, ustası bir daha iş yapamasın diye körüğü bıçakla parçalamış, en kıymetli aletleri de alıp şehre kaçmış.

Sabah olduğunda yaşlı usta gördüğü manzara karşısında ne beddua etmiş ne de isyan etmiş.
Sadece derin bir nefes alıp şu cümleyi söylemiş…
“Gittiği yer dert, bıraktığı yer ibret olsun.”

Aradan yıllar geçmiş…
Nankör genç, çaldığı paralarla şehirde büyük bir demirhane kurmuş.
Fakat karakteri değişmediği için yaptığı iş de sağlam olmamış.

Malzemeden çalmış.
İnsanları aldatmış.
Hileyi ticaret zannetmiş.

Çok geçmeden yaptığı dayanıksız aletler kırılmış, adı lekelenmiş, müşterileri onu terk etmiş.
Borçlar büyümüş, serveti tükenmiş, etrafındaki insanlar da birer birer uzaklaşmış.

Bir zamanlar zirvede olduğunu sanan adam, elinde avucunda hiçbir şey kalmadan yeniden yollara düşmüş.
Yıllar önce terk ettiği köyüne döndüğünde ise şaşkınlık içinde kalmış.
Köylüler, yaşlı ustalarını yalnız bırakmamış, imece usulüyle dükkânı yeniden ayağa kaldırmış, körüğü onarmış, ocağı yeniden yakmışlardı.
Çünkü dürüstlük, geç de olsa insanı yeniden ayağa kaldırır.
Vefa ise hiçbir zaman karşılıksız kalmaz.
Genç adam, utanç içinde ustasını uzaktan izlerken köylüler, yaşlı ustanın yıllar önce söylediği şu sözü ona hatırlatmışlar:
“O benim dükkânımı değil, kendi geleceğini baltaladı. Ben kaybettiğimi yeniden kazanırım, ama o, kaybettiği karakteri ve güveni ömrü boyunca geri kazanamayacak.”

İşte hayatın değişmeyen kanunu budur.
Nankörlük, önce vicdanı çürütür.
Sonra karakteri.
En sonunda da insanın kaderini…

İyilikten zarar gelmez.
Zarar, iyiliği unutup kötülüğü tercih edenlerden gelir.
İnsan demire su verebilir, çeliği sağlamlaştırabilir, ama nankör bir ruhun mayasını değiştiremez.
Çünkü vefa, insanı yüceltir.
Nankörlük ise insanı, kendi elleriyle ördüğü karanlığın içinde yapayalnız bırakır.
Hayatta kaybeden, iyilik yapan değildir.

Asıl kaybeden, kendisine uzanan eli ısıran, vefayı unutan ve hırsını karakterinin önüne koyandır.
Çünkü ilahi adalet bazen sessiz işler.
Ama hiçbir hesabı yarım bırakmaz.
Hadi Eyvallah…

–¦—¦—¦–

Musa Özdemir / 20 Temmuz 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL