FIRTINAYI ÖNCEDEN BİLENLER…

FIRTINAYI ÖNCEDEN BİLENLER…

KÖŞE YAZISI ¦ FIRTINAYI ÖNCEDEN BİLENLER… / 06 Ekim 2026

Bir gün halk, padişahın huzuruna çıktı.
Yanlarında ne bir dilekçe vardı ne de ihsan bekleyenlerin telaşı… Yalnızca kaybettiklerinin acısı ve cevabını bir türlü bulamadıkları bir soru vardı.

Hünkarım,
Bizim gemilerimiz batarken sarayın kayıkları kıyıya nasıl bizden evvel vardı?

Padişah kaşlarını çattı;

Ağır konuşursunuz..!

Halk başını eğdi.
Saygısını korudu, sorusundan vazgeçmedi.

Öyleyse hafif soralım Hünkarım,
Fırtınayı hepimiz aynı gün gördük de neden bazıları yelkenini bir gün evvel topladı?

Asıl mesele de bu zaten…

Denizin kabarması, rüzgarın sertleşmesi, gemilerin su alması değildi yalnızca. Kıyıya ulaşma imkanının kimlere sunulduğu, yaklaşan tehlikenin kimlerden saklandığıydı.

İnsan kaybına üzülür.
Fakat başkalarının önceden haberdar edildiğinden şüphe duyduğunda, kaybının yanına aldatılmışlık duygusu da eklenir. O vakit hesap, batmış bir geminin bedelini aşar, güvenin hesabına dönüşür.

Halk sözüne devam etti;

Biz kaybedince kader dediniz.
Siz kazanınca ticaret,
Biz bilmeyince cehalet,
Siz bilince tesadüf,

Ne kadar tanıdık bir muhasebe…

Zararın yükünü taşıyanlara sabır öğütlenir. Kazancın başında duranların becerisi anlatılır. Birinin yıllarca biriktirdiği emek bir gecede erirken, diğerinin servetine servet katması hayatın olağan akışı sayılır.

Sonra kaybedene dönülüp Tedbirli olsaydın denir.

Peki, tedbir almasını sağlayacak bilgiye erişebildi mi?

Önünde aynı kapılar açık mıydı?

Kendisine de aynı vakit tanındı mı?

Bu sorular cevaplanmadan söylenen her nasihat, yaraya biraz daha tuz basmış olur.

Her kazançtan suç çıkarılamaz.
Her kayıp da bir haksızlığın kanıtı değildir.
Ancak ortak imkânlardan hep aynı çevreler yararlanıyor, bedeli sürekli aynı insanlar ödüyorsa, bunu sorgulamak halkın hakkıdır.

Padişah konuşmayı kısa kesmek ister,

Ortada hüküm yok.
Kadı karar versin.

Elbette hükmü kadı verir. Delili tartar, sorumluluğu belirler, kararını açıklar. Fakat bir makamın halka karşı sorumluluğu, yalnızca mahkeme önünde suçlu bulunmamakla tamamlanmaz.

Emanet taşıyan insan, kendisine duyulan güvenin de hesabını verir.

Kamu adına kullanılan yetkinin, paylaştırılan imkanın, alınan kararın gerekçesi açıklanmalıdır. Halkın sorusu karşısında öfkelenmek, sorunun cevabı değildir. Makamın heybeti de açıklamanın yerini tutmaz.

Halk sustu.
Kapıya doğru yürüdü.
Tam çıkacakken dönüp padişaha baktı,

Doğrudur Hünkarım, hükmü kadı verir.
Lakin biz hüküm istemedik ki…

Ne istediniz? diye sordu padişah.

Halk başını kaldırdı…

Emanet ettiğimiz sofrada neden hep bize aç kalmak düştü; onu sorduk.

İşte bütün hikayenin düğümü burada çözülüyordu.

O sofrayı halk kurmuştu. Ekmeğinde onun emeği, suyunda onun alın teri vardı. Sofranın başına oturanlara verilen yetki ise herkesin payını korusunlar diyeydi.

Emanet, sahibinin hakkını gözetmeyi gerektirir.
Halkın katkısıyla kurulan sofrada halkı kırıntıya razı etmek, bu sorumluluğu yerine getirmek değildir.

Bir memlekette güven, güçlülerin ne kadar yüksek sesle konuştuğundan değil, sıradan insanların sorularına ne kadar açık cevap verildiğinden anlaşılır.

Fırtına diner, gemiler yeniden yapılır. Fakat kıyıya kimlerin önceden çıkarıldığını gördüğüne inanan bir halkın güvenini yeniden kazanmak kolay değildir.

O yüzden soru hala yerindedir.

Fırtınayı hepimiz aynı gün gördüysek, bazıları yelkenini neden bir gün önce topladı?

–¦—¦—¦–

Musa Özdemir / 06 Ekim 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL