
KÖŞE YAZISI ¦ KERBELÂ BİTMEDİ, HÂLÂ DEVAM EDİYOR.. / 28 Eylül 2026
Kerbelâ’yı yalnızca geçmişte yaşanmış acı bir hadise olarak anlatmak, onu eksik anlamaktır.
Kerbelâ, Hazreti Hüseyin’in ve beraberindeki yarenlerinin Yezid’in zulmü karşısında şehit edilmesinden çok daha fazlasıdır.
İnsanlığın vicdanına bırakılmış ebedi bir hakikat, aynı zamanda bir hayat felsefesidir.
Haksızlığa boyun eğmemenin, zulüm karşısında susmamanın ve bedeli ne olursa olsun hak bildiği yoldan dönmemenin adıdır.
Hazreti Hasan’ın temsil ettiği sabır ve hikmet ile Hazreti Hüseyin’in Kerbelâ’da ortaya koyduğu onurlu direniş, aynı kutlu yolun iki büyük ahlak mirasıdır.
Biri Müslümanların kanı dökülmesin diye sabrı kuşanmış, diğeri zulüm meşrulaşmasın diye canını ortaya koymuştur.
Aradan 1400 yılı aşkın bir zaman geçti.
Ancak Kerbelâ’da yaşanan haksızlık ve hukuksuzluk, insanlık tarihinin ne ilkiydi ne de sonuncusu oldu.
Çünkü zulüm biçim değiştirse de zalimin zihniyeti değişmedi.
İsimler, makamlar ve kullanılan yöntemler değişti,fakat güç uğruna adaleti çiğneyen anlayış hep varlığını sürdürdü.
Dün Kerbelâ’da su kesildi, bugün insanların hakkı, hukuku ve özgürlüğü kesiliyor.
Dün kılıçlarla kuşatma vardı, bugün insanlar baskıyla, tehditle, iftirayla ve adaletsiz kararlarla kuşatılıyor.
Dün zulüm karşısında sessiz kalanlar vardı, bugün de makamını, menfaatini ve rahatını kaybetmemek uğruna hakikate sırt çevirenler var.
İşte bu yüzden Kerbelâ bitmedi.
Bir mazlumun hakkı elinden alındığında, haklı olduğu halde sesi duyulmadığında ve adalet güçlünün iradesine teslim edildiğinde yeni bir Kerbelâ yaşanır.
Masumlar yalnız bırakıldığında, hak söyleyenler susturulmaya çalışıldığında ve zulme karşı çıkanlar hedef haline getirildiğinde Kerbelâ yeniden karşımıza çıkar.
Kerbelâ’yı anlamak, yalnızca matem tutmak ve gözyaşı dökmek değildir.
Kerbelâ’yı anlamak,zalimin sofrasına oturmamak, haksızlık karşısında susmamak ve kimliğine bakmaksızın mazlumun yanında durmaktır.
Hazreti Hüseyin’i sevmek de yalnızca onun adını anmak değildir.
Onu gerçekten sevmek, adaletini, cesaretini, ahlakını ve onurlu duruşunu hayatımıza taşımaktır.
Çünkü Hüseyinî duruş, zulmün kimden geldiğine değil, ortada bir haksızlık olup olmadığına bakar.
İnsanın gerçek tarafı, menfaatiyle vicdanı karşı karşıya geldiğinde belli olur.
Bir tarafta iktidarını koruyabilmek için adaleti çiğneyen Yezid anlayışı, diğer tarafta bütün imkansızlıklara rağmen haksızlığa boyun eğmeyen Hazreti Hüseyin’in onurlu duruşu vardır.
Bu iki çizgi arasındaki mücadele yalnızca Kerbelâ’da yaşanmadı, insanlığın var olduğu her çağda devam etti.
Bugün de herkes kendi Kerbelâ’sında imtihandadır.
Kimi gücün yanında yer alır, kimi hakkın…
Kimi çıkarları uğruna susar, kimi hakikat uğruna bedel öder…
Kimi zulmü görmezden gelir, kimi mazlumun sesi olur…
Her çağın Yezidleri olabilir. Fakat her çağın Hüseyinî bir duruşa da ihtiyacı vardır.
Çünkü mesele yalnızca zalimin kim olduğu değil, zulüm karşısında kimin nerede durduğudur.
Kerbelâ, insanlığın vicdanına yöneltilmiş ve kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak büyük bir sorudur.
Zalim güçlüyken onun karşısında durabilecek misin?
Mazlum yalnızken onun yanında olabilecek misin?
Hakikatin bedeli ağır olduğunda yine de doğruyu söyleyebilecek misin?
Bu sorulara vicdanıyla cevap veremeyenler, Kerbelâ’yı yalnızca anlatır.
Oysa Hazreti Hüseyin’in yolunu anlayanlar, zulme sessiz kalmaz, haksızlığa ortak olmaz ve hakikati hiçbir makama, menfaate ya da korkuya teslim etmez.
Kerbelâ bitmedi, hala devam ediyor.
İnsanlık, dün olduğu gibi bugün de iki duruştan birini seçiyor.
Ya Yezid’in zulmü karşısında susacak ya da Hazreti Hüseyin’in hak ve adalet mücadelesinde dimdik duracak…
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 28 Eylül 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)