Siyaset Yazarlar

YA ESARET, YA CESARET!

YA ESARET, YA CESARET!

KÖŞE YAZISI ¦ YA ESARET, YA CESARET! / 01 Ekim 2026

Hayatta öyle bir an gelir ki insanın söyledikleri değil, seçtikleri konuşur.
Bir tarafta makamın gölgesi, menfaatin sıcaklığı ve kaybetme korkusu,diğer tarafta vicdanın sesi, hakkın ağırlığı ve onurlu bir duruş vardır. O anda verilen karar, insanın kim olduğunu ortaya koyar.

Ya esaret, ya cesaret…

Esaret, yalnızca zincire vurulmak değildir.
Haksız olduğunu bildiğin birinin önünde eğilmek, çıkarın bozulmasın diye gerçeği gizlemek, güçlü olanın yanlışına gerekçe aramaktır. İnsan bazen elleri serbestken de esirdir, dili korkuya, vicdanı menfaate bağlanmıştır.

Cesaret ise bedelini göze alarak doğruyu savunabilmektir.
Herkesin sustuğu yerde konuşmak, kalabalığın terk ettiği yerde hakkın yanında kalmaktır.

Kerbelâ’nın yüzyıllardır dinmeyen acısı, bizi tam da bu tercihle yüzleştirir.

Kûfelilerin daveti üzerine yola çıkan İmam Hüseyin, kendisine verilen sözlerin tutulmadığı, geri dönüşünün engellendiği ve biat baskısıyla karşılaştığı bir kuşatmanın içinde kaldı. Kafilesinin suya ulaşması kesildi, Kerbelâ’da yakınlarıyla birlikte şehit edildi.

O acıdan bugüne uzanan ahlaki ders açıktır aslında,

Bir insanın elinde güç bulunması, yaptıklarını haklı kılmaz. Bir makamda oturması, o makama layık olduğunu göstermez. Emirlerine uyulması da vicdanlarda karşılık bulduğu anlamına gelmez.

Korkuyla sağlanan itaatin içinde saygı aramak boşunadır.

Bugün gücün karşısında eğilenlere bakıyorum.
Dün ağır sözlerle eleştirdiklerini, bugün kendilerine bir kapı açıldı diye alkışlayanlara… Haksızlığı gördüğü halde makamını, kazancını veya yakınlığını kaybetmemek için susanlara…

İnsan düşüncesini değiştirebilir.
Yanıldığını anlayabilir, yeni bir bilgiyle başka bir kanaate varabilir.
Fakat her menfaat değişiminde saf değiştirmek, her güçlü kişinin yanında başka bir yüz göstermek düşünce olgunluğu değildir. Bunun adı, vicdanı çıkarın emrine vermektir.

Yanlışın karşısında susarak koruduğunuz makam, kaybettiğiniz haysiyeti geri vermez.

Bir toplumda haksızlık yalnızca onu yapanın cesaretiyle büyümez.
Onu alkışlayanların desteğiyle, mazeret üretenlerin gayretiyle, görmezden gelenlerin sessizliğiyle de büyür. Herkes kendi küçük hesabını korurken ortak hayatın adaleti aşınır.

Bu yüzden Kerbelâ’yı anmak, geçmişin acısına üzülmekten daha fazlasını gerektirir. Bugün mağdur edilenin sesini duymayı, itibarı hedef alınanın hakkını gözetmeyi, güçlü olana da soru sorabilmeyi gerektirir.

İmam Hüseyin’in adını saygıyla anarken haksızlığın karşısında susuyorsak, kendi davranışımızı sorgulamak zorundayız.
Dilimizdeki hürmetin hayatımızda bir karşılığı olmalıdır.

Cesaret kolay değildir.
İnsan yalnız kalabilir, imkanlarını kaybedebilir, baskı görebilir.
Korkmak da insana mahsustur.
Fakat korkuyu bütün yanlışların mazereti hâline getirdiğimizde, bir süre sonra kendimizden vazgeçmeye başlarız.

Asıl esaret de budur aslında, Başkasının gücünü korumak uğruna kendi vicdanını susturmak.

Cesaret ise öfkeyle saldırmak değil, hakkı kararlılıkla savunmaktır. Tehdide boyun eğmeden, adaletten ayrılmadan, sözünü ve sorumluluğunu üstlenerek yürümektir.

Makamların ömrü vardır. Nüfuzun sınırı, menfaatin sonu vardır.
Bugün etrafında kalabalıklar toplayan bir güç, yarın yalnız kalabilir.
O gün geldiğinde insanın elinde, hangi imkanlardan yararlandığından çok, hangi haksızlıklara razı olduğunun hesabı kalır.

Kerbelâ’yı ben, insanın bu hesabı daha yaşarken kendisine sorması için bir çağrı olarak okuyorum.

Esaret, vicdanından vazgeçtiğin gün başlar. Cesaret, korkuna rağmen doğru bildiğinin arkasında durduğun gün…

Ve gün gelir, insan aynanın karşısında tek başına kalır. Orada ne makamı konuşur ne çevresindeki kalabalık.

Yalnızca….

Gücün önünde ne kadar eğildin, hakkın yanında ne kadar durabildin?

–¦—¦—¦–

Musa Özdemir / 01 Ekim 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL