
KÖŞE YAZISI ¦ DİNİ DÜNYASINA FEDA EDENLER / 01 Ekim 2026
İnsan bazen uzun nutuklarla anlatılamayan bir hakikati, bir çocuğun sorduğu tek soruda bulur.
O soru, söylenen sözlerle yaşanan hayat arasındaki mesafeyi ortaya çıkarır.
Ali Şeriati’ye atfedilen bir kıssa vardır.
Annesi, öğüt alması için çocuğunu bir şeyhe götürür. Çocuk, şeyhin gösterişli evine hayranlıkla bakarken şu sözleri işitir.
Namaz kılar, oruç tutarsan Allah sana cennette bundan daha güzel bir köşk verir.
Çocuğun cevabı beklenmedik olur.
Ben namazımı kılar, orucumu tutarım. Cennetteki köşk hakkımı da sana vermesini Allah’tan dilerim.
Peki, sen dünyadaki bu evini bana verir misin?
Kıssaya göre şeyh öfkelenir ve çocuğu kovar.
Bu öfke, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkiyi açığa çıkarır. Başkalarına ahiret için fedakarlık öğütleyen kişi, kendi dünyalığından vazgeçmeye ne kadar hazırdır?
Mesele güzel bir evde yaşamak değildir.
Helal kazançla edinilmiş varlık, tek başına kimsenin ahlakını tartışmaya açmaz. Asıl mesele, kendine bolluğu uygun görürken başkasına yoksulluğu kutsal bir mecburiyet gibi anlatmaktır.
Yoksula kanaat öğütleyip kendi iştahını sınırlamayan, mağdura sabır tavsiye edip haksızlığa sessiz kalan kişinin sözleri zamanla anlamını yitirir.
Üstelik bu tutum yalnızca onun itibarını zedelemez. Dini onun davranışları üzerinden tanıyan insanların güvenini de sarsar.
Sorun, dini kendi menfaatine göre yorumlayanların, çıkarlarını korumak için kutsal değerleri siper etmesindedir.
Adalet çağrısını duymazdan gelip itaat beklemek, hesap sorulduğunda inancı öne sürmek, yapılan yanlışı ortadan kaldırmaz.
Aksine, o yanlışın üzerine bir de dinin istismarını ekler.
Hz. Ebubekir’in kamu malı karşısındaki hassasiyetine ilişkin anlatılar, bize temel bir ölçüyü hatırlatır.
Makam, emanettir. Yetkiyi üstlenen kişi, toplumun hakkını korumakla yükümlüdür. Elindeki imkanları şahsi kazancına dönüştürmeden, hakkı olanla kendisine emanet edileni ayırabilmelidir.
Bugün en çok bu hassasiyete ihtiyacımız var.
Halkın sofrasındaki ekmek azalırken gösterişten vazgeçmeyenlerin, tasarruf çağrısı yaparken kendi harcamalarını sorgulamayanların, adalet anlatırken yakınlarına ayrıcalık tanıyanların cevaplaması gereken soru açıktır.
Söylediklerinizin ne kadarını kendi hayatınızda uyguluyorsunuz?
Bu soruyu sormak, ahlaki sorumluluğu hatırlatmaktır. Makamın da itibarın da inanç adına konuşmanın da bir hesabı vardır.
İbadetin insanın davranışlarında karşılık bulması gerekir. Namazla birlikte dürüstlük, oruçla birlikte merhamet, duayla birlikte sorumluluk hayatımıza yerleşmelidir.
Allah’a yönelen insanın, yanı başındaki mağdurun sesini duyması, elini haksızlıktan, dilini yalandan çekmesi beklenir.
Bir hakkı sahibine teslim etmek, kul hakkı üzerine söylenen uzun bir nutuktan daha öğreticidir.
Emaneti koruyan bir davranış, en gösterişli sözden daha kalıcıdır. İnsanlar adaleti duymak kadar, hayatlarında görmek de ister.
Din adına konuşmak bu yüzden ağır bir sorumluluktur.
Söylenen her söz, sahibinin hayatında sınanır. Başkasından beklenen fedakarlık, gün gelir insanın kendi kapısını çalar.
İşte o gün, öğüt vermek yetmez, insanın kendi payına düşeni yapması gerekir. İnancın samimiyeti de vicdanın ağırlığı da orada belli olur.
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 01 Ekim 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)