Siyaset Yazarlar

HIRSIZLIK SECDEYLE TEMİZE ÇIKMAZ…

HIRSIZLIK SECDEYLE TEMİZE ÇIKMAZ…

KÖŞE YAZISI ¦ HIRSIZLIK SECDEYLE TEMİZE ÇIKMAZ… / 06 Kasım 2026

Bir toplumun çöküşü yalnızca ekonomik krizlerle, siyasi çekişmelerle ya da kurumların zayıflamasıyla başlamaz.
Asıl çöküş, ahlakın aşınması, vicdanın susması, haram ile helal arasındaki çizginin silinmesi ve insanların birbirine duyduğu güvenin yok olmasıyla başlar.

Bugün ülkemizde yaşanan bazı finansal skandallar, borsa ve fonlar üzerinden gündeme gelen vurgun iddiaları, artık yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkmış, toplumsal bir güven krizine dönüşmüştür. İnsanların yıllarca çalışarak biriktirdiği alın terinin, çocuklarının geleceği için ayırdığı paranın, emeklilik hayallerinin birilerinin servetine dönüşmesi, toplum vicdanında derin yaralar açmaktadır.

Ancak bütün bunlardan daha tehlikeli bir mesele var. Dinin, inancın ve kutsal değerlerin kişisel çıkarlar uğruna istismar edilmesi.

Adana’da bir cami imamının verdiği vaazda dile getirdiği sözler, işte bu meselenin ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını gözler önüne seriyor.

İmam, finansal vurgunlara dikkat çekerken, O paraları dürüm yapsalar, sadece para yeseler bir ömür bitiremezler, diyor.

Ardından toplumun vicdanına dokunan şu ifadeleri kullanıyor.

Onlar artık öyle eşkıyalar ki dağlarda değiller; sokaklardalar, caddelerdeler. Vallahi Mekke’deler, vallahi Medine’deler. Camilerdeler, saftalar, sizinle omuz omuza secdedeler.

Bu sözler sıradan bir vaazın ötesinde, toplumun yaşadığı ahlaki kırılmanın ve giderek derinleşen güven bunalımının çarpıcı bir ifadesidir.

Çünkü hırsızlığın en tehlikelisi, yalnızca insanların parasını çalan değil, onların güvenini, umutlarını ve inançlarını da istismar edendir.

Eskiden eşkıya denildiğinde akla dağlarda yol kesen, insanların malına zorla el koyan haydutlar gelirdi. Bugün ise eşkıyalık biçim değiştirmiş durumda.
Kimi zaman lüks makam odalarında, kimi zaman pahalı takım elbiselerin içinde, kimi zaman finans piyasalarının karmaşık işlemleri arasında karşımıza çıkabiliyor.

Daha vahimi, bazıları kendilerine güvenilir bir kimlik oluşturmak için toplumun en hassas değerlerini kullanıyor.

Sakal, başörtüsü, namaz, hac ve umre gibi dinî değerler üzerinden oluşturulan güven, kötü niyetli insanların elinde bir istismar aracına dönüşebiliyor.
Kutsal topraklarda çektirilen fotoğraflar, camilerde verilen görüntüler, dilden düşmeyen dinî ifadeler, kimi zaman insanların şüphe duymasını engelleyen bir güven perdesi hâline getirilebiliyor.

Oysa burada çok önemli bir ayrım yapmak zorundayız.

Sakal suç değildir. Başörtüsü suç değildir. Namaz kılmak, camiye gitmek, Mekke’ye veya Medine’ye gitmek elbette suç değildir. Bunlar milyonlarca insanın samimi inancının, ibadetinin ve hayatının bir parçasıdır.

Suç olan, bu değerleri kullanarak insanları aldatmak, güvenlerini sömürmek, haksız kazanç elde etmek ve ardından dinî bir görüntünün arkasına saklanmaktır.

Bir insanın alnının secdeye değmesi, başkasının hakkını yemesine mazeret olamaz. Dilinden Allah kelimesinin düşmemesi, elinin harama uzanmasını meşrulaştıramaz. Kutsal topraklara gitmesi, geride bıraktığı mağdurların ahını ortadan kaldırmaz.

Kul hakkının üzerini hiçbir dinî görüntü örtemez.

Asıl üzerinde durulması gereken mesele de budur.

Bugün bu ülkede helal kazancıyla yaşayan, alın teriyle ailesini geçindiren, ibadetini gösterişten uzak yerine getiren milyonlarca insan var. Birilerinin dinî değerleri istismar etmesi yüzünden bu insanların inancının sorgulanması, dinin ve samimi dindarların töhmet altında bırakılması, ekonomik vurgunların ötesinde çok daha ağır bir toplumsal tahribata yol açmaktadır.

Hiç kimsenin buna hakkı yoktur.

Din, hırsızların sığınacağı bir perde değildir. Cami, kirli hesapların aklanacağı bir yer değildir. Secde, haksız kazancın temize çıkarılacağı bir makam değildir.

İnanç, insanı dürüstlüğe, adalete, merhamete ve emanete sadakate çağırır. Bu değerleri ayaklar altına alan birinin dışarıdan nasıl göründüğünün, hangi kıyafeti giydiğinin veya hangi çevrede bulunduğunun hiçbir önemi yoktur.

Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi’nin 188. ayetinde insanların birbirlerinin mallarını haksız yollarla yememeleri açıkça emredilir.

Peki, bugün milyarlarca liralık vurgunların, aldatılan insanların, dağılan ailelerin ve kaybolan birikimlerin karşısında vicdanımız ne söylüyor?

Bir ömür çalışarak ev sahibi olmaya uğraşan insanın birikimini hileyle elinden almak, çocuğunun geleceği için para biriktiren bir babanın umutlarını yok etmek, yaşlılığında kimseye muhtaç olmamak için tasarruf yapan bir emeklinin hayatını karartmak hangi ahlak anlayışıyla bağdaşabilir?

Daha acısı, bütün bunların ardından hiçbir şey olmamış gibi toplumun karşısına çıkabilmek, dürüstlükten, ahlaktan ve inançtan söz edebilmektir.

İnsanın en büyük yoksulluğu parasızlık değil, vicdansızlıktır.

Adana’daki imamın sözlerinin bu kadar dikkat çekmesinin sebebi de budur. İnsanlar artık yalnızca kaybettikleri paranın değil, kaybettikleri güvenin de hesabını soruyor.

Ancak burada adalet duygusunu da kaybetmemek gerekiyor. Her finansal kayıp dolandırıcılık değildir. Her başarısız yatırım suç değildir. Kimin hile yaptığı, kimin hukuku çiğnediği, kimin insanların güvenini kötüye kullandığı somut delillerle ortaya konulmalı ve suç işleyenler hukuk önünde hesap vermelidir.

Çünkü adaletin geciktiği, haksız kazancın karşılıksız kaldığı, mağdurun yalnız bırakıldığı bir toplumda yalnızca ekonomik düzen değil, ahlaki düzen de zarar görür.

İnsanlar dürüstlüğün değil, kurnazlığın kazandırdığına inanmaya başlarsa toplumsal çürüme kaçınılmaz hâle gelir.

İşte en büyük tehlike budur.

Bugün artık insanların ne kadar dindar göründüğüne değil, ne kadar dürüst yaşadığına bakmak gerekiyor.

Kimlerle fotoğraf çektirdiğine değil, kimin hakkını koruduğuna, kaç defa kutsal topraklara gittiğine değil, geride kaç insanın ahını bıraktığına; ne kadar güzel konuştuğuna değil, söyledikleriyle yaptıklarının ne kadar örtüştüğüne bakmak gerekiyor.

Çünkü ahlak, kalabalıkların önünde sergilenen bir görüntü değil, kimsenin görmediği yerde gösterilen dürüstlüktür.

Dindarlığın ölçüsü gösteriş değil, samimiyettir. İnsanın gerçek karakteri, dilindeki güzel sözlerden önce davranışlarında ortaya çıkar.

Bugün toplum olarak ihtiyacımız olan şey, daha fazla dinî görüntü değil, daha fazla ahlak, daha fazla gösteriş değil, daha fazla vicdan; daha fazla güzel söz değil, daha fazla dürüstlüktür.

Unvanların, makamların, servetlerin ve dış görünüşlerin insanları yanıltmasına izin vermemeliyiz. Bir insanı değerlendirirken kim olduğundan önce ne yaptığına, hangi çevreye mensup olduğundan önce hangi değerlere sadık kaldığına bakmalıyız.

Sonuç olarak;

Hırsızlığın sakallısı, sakalsızı, başörtülüsü, takım elbiselisi, kravatlısı olmaz. Hırsızlık bir kıyafet, unvan veya inanç meselesi değil, ahlak ve hukuk meselesidir.

Alın terini çalanın, emanete ihanet edenin, insanların güvenini istismar edenin hangi makamda oturduğuna, hangi çevreye mensup olduğuna veya hangi kutsal değerleri diline doladığına bakılmaz.

Haksızlık haksızlıktır. Haram haramdır. Kul hakkı kul hakkıdır.

Hiçbir secde, başkasının hakkını yiyerek elde edilen serveti helal kılmaz. Hiçbir kutsal yolculuk, geride bırakılan mağdurların ahını silmez. Hiçbir dinî görüntü, kirlenmiş bir vicdanı temizlemez.

Asıl mesele, camide kiminle omuz omuza durduğumuzdan önce, hayatın içinde kimin hakkını yiyip kimin hakkını koruduğumuzdur.

Zira insanın gerçek değeri, alnındaki secde izinden önce vicdanında taşıdığı adaletle ölçülür.

Ve insan, secdede ne kadar eğildiğiyle değil, kul hakkı karşısında ne kadar dik durabildiğiyle de sınanır.

–¦—¦—¦–

Musa Özdemir / 06 Kasım 2026

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL