
KÖŞE YAZISI ¦ Utancını Kaybeden, Vicdanını da Kaybeder / 11 Ağustos 2026
“Utanç” demişti Bergman…
Dünyayı bir tek utanan insanlar kurtarabilir.
Utanmak, kibir denilen en büyük günahın panzehiridir.Yalanın, iftiranın, hırsızlığın, pişkinliğin ve arsızlığın önündeki en büyük engeldir.
— Ingmar Bergman, Shame
Bir toplumun çöküşü her zaman büyük krizlerle, ekonomik felaketlerle ya da siyasi sarsıntılarla başlamaz. Bazen çöküş çok daha sessiz bir yerde başlar.
İnsanların utanma duygusunu kaybettiği yerde
Başlar.
Zira insanı kötülükten alıkoyan yalnızca kanunlar, mahkemeler veya cezalar değildir.
Bunlardan önce insanın içinde görünmeyen bir sınır vardır.
Vicdan.
Utanmak da o vicdanın sesidir.
İnsan yalan söylediğinde yüzü kızarıyorsa, içinde doğruluktan hala bir parça vardır. Birine haksızlık yaptığında geceleri rahat uyuyamıyorsa, adalet duygusu henüz ölmemiştir. Emanete ihanet ettiğinde mahcubiyet hissediyorsa, geri dönebileceği bir ahlak kapısı hâlâ açıktır.
Asıl tehlike insanın hata yapması değildir.
Asıl tehlike, yaptığı hatadan utanmamaya başlamasıdır.
İşte o noktadan sonra yalan sıradanlaşır, iftira yöntem hâline gelir, haksızlık meşrulaştırılır.
Pişkinlik cesaret, arsızlık özgüven, kibir ise güç zannedilir.
Daha vahimi, insan artık yanlışını gizleme ihtiyacı bile duymaz.
Yaptığını savunur.
Savunmakla kalmaz, haklı göstermeye çalışır.
Hatta öyle bir noktaya gelir ki mağdur ettiği insanların karşısına geçip kendisini mağdur ilan eder.
Ahlaki çürümenin en tehlikeli hâli de budur.
Bugün karşı karşıya olduğumuz meselelerden biri tam olarak burada yatıyor. Yanlış yapanlardan daha tehlikelisi, yanlış yaptığı halde yüzü kızarmayanlardır.
Hesap vermesi gerekirken hesap soranlar…
Özür dilemesi gerekirken saldıranlar…
Gerçeklerle yüzleşmesi gerekirken yalanlara sığınanlar…
Kendi kusuruna bakmak yerine sürekli başkalarının kusurunu arayanlar…
Bütün bunların temelinde çoğu zaman aynı hastalıklar vardır.
Kibir, kıskançlık ve çekememezlik.
Kibir, insana kendisini olduğundan büyük, kusurlarını ise olduğundan küçük gösteren tehlikeli bir aynadır.
İnsan o aynaya uzun süre baktığında artık gerçeği değil, görmek istediği kişiyi görmeye başlar.
Vicdan ise tam tersidir.
Kibir, Ben yanlış yapmam. der.
Vicdan, Ya yaptıysam? diye sorar.
Kibir insanı başkalarından hesap sormaya yöneltirken, vicdan önce insanı kendi hesabıyla yüzleştirir.
İnsanlık da biraz bu iki cümlenin arasındaki mesafede saklıdır.
Makamınız olabilir.
Servetiniz olabilir.
Etrafınızda sizi alkışlayan kalabalıklar bulunabilir.
Her söylediğinizi doğru kabul eden, her yaptığınızı savunan insanlar da olabilir.
Ancak gece herkes sustuğunda insan kendi vicdanıyla baş başa kalır.
İşte o mahkemenin hâkimi de şahidi de sanığı da insanın kendisidir.
Orada makam işlemez.
Alkış işlemez.
Güç işlemez.
Bahane işlemez.
Sadece hakikat konuşur.
Bu nedenle utanmak bir zayıflık değildir.
Aksine insanın kendi nefsine karşı koyabilmesinin, yanlışını kabul edebilmesinin ve gerektiğinde özür dileyebilmesinin göstergesidir.
Asıl zayıflık, yanlış yaptığı hâlde pişkinlikle yoluna devam etmektir.
Bir toplumun geleceğini yalnızca yolları, binaları, ekonomisi veya kurumları belirlemez.
O toplumda yalandan utanan, iftiradan sakınan, emanete ihanetten hicap duyan, kul hakkından korkan ve yaptığı yanlış karşısında yüzü kızarabilen insanların sayısı da belirler.
Zira utanma duygusunu kaybeden insan önce sınırını, sonra vicdanını, en sonunda da karakterini kaybeder.
Belki de bugün dünyanın en büyük ihtiyacı kusursuz insanlar değildir.
Yanlış yaptığında utanabilen, özür dileyebilen, hatasından dönebilen ve aynaya baktığında kendi vicdanından kaçmak zorunda kalmayan insanlardır.
İnsanın yüzünün kızarması bazen ayıp değil, vicdanının hala ölmediğinin en güçlü işaretidir.
–¦—¦—¦–
Musa Özdemir / 11 Ağustos 2026
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)